• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Latif Erdoğan
Latif Erdoğan
TÜM YAZILARI
26 Ekim 2019

İnsani zaaflar nasıl fazilete dönüşür? 

Gerçi güncel konular çok fazla; özellikle de askeri ve diplomasi zaferlerinin sökün edip üzerimize üşüştüğü şu günlerde… Ve bizim de onlarla ilgili söyleyeceğimiz çok şey var. Fakat, ana konuları ihmale uğrattığımız da bir gerçek. Gelin, biz, bugünkü yazımızda o ana konulardan birine kısaca temas etmiş olalım.

İnsanın mahiyetine konulmuş kötü duygular, onun yükselişi adına önemli birer dinamiktir. İnsan söz konusu kötü duygulardan kurtulmak için çalışır, gayret eder. Bu çalışma ve gayret aynı zamanda bir hareket demektir. Hareket ise, bir canlılık alametidir. Eğer insanda bu tür duygular olmasaydı, makamı sabit kalır ve ondan bir yükseliş beklenmezdi. Halbuki insan, yüceler yücesi makamlarla aşağılar aşağısı düşüşler ortasında serbest bırakılmış bir varlıktır.

O, iradesini hangi yönde kullanır, gayretini hangi istikamete yoğunlaştırırsa, sonuçta kazandıkları onlar olur. Hem, hiç gayretsiz bir hayat, çalışmasız elde edilen sonuçlar, varlıktan çok adem denilen yokluğun belirtileri sayılır. Bu sebeple de insan, böylesi tekdüze bir hayattan, varlık lezzetini tam anlamıyla duyamaz, hissedemez. Bu da eksik bir hal demektir. İşte insanı bu eksik halden kurtarmak ve ona var olmanın mükemmelliğini duyurmak için, Cenab-ı Hak, insana, kendi iç sahasında bir mücadele alanı açmıştır. İnsan bu mücadele ile hem yükselecek hem de kendi mahiyetinin zenginliklerine uyanmış olacaktır.

İnsan söz konusu mücadelede başarılı olursa, meleklerden üstün bir varlık haline gelir. Kaybederse, kaybı ölçüsünde insanlığını yitirir. Bazen kaybın yoğunluğu öylesine onu baskı altına alır ki, hayvandan daha aşağı duruma düşer. Bu hal, ahlakın sıfırlandığı ve eksilerde seyrettiği süreçtir. Ne ki, insanın yeni hamleler yaparak, kaybettiklerini kazanma, kazancını katlama şansı da her zaman mevcuttur. Ümitsizliğe düşmeden, insan bu şansını her vakit zorlamalıdır.

İnsanın mahiyetine yerleştirilmiş zaaflarla yüzleşmesi de aynı doğrultuda olmalıdır. Mevcut zaaflar, bir bir terk edilerek yükselişe birer vesile yapılmalı; her zaaf neticede insanı erdemli kılacak pozitif noktaya çekilmelidir. Elbette bütün bunların olması, insanın ciddi bir terbiyeye tabi tutulmasıyla mümkündür. Terbiye ne kadar güçlü olursa, tesiri de o oranda güçlü ve kalıcı olur.

İnsanın kendini başkalarından büyük görmesi (kibir), ciddi bir ahlaki çöküntüdür. Çünkü, hiç kimsenin bir başkasından üstün olması, fıtrat kuralları uyarınca mümkün değildir. Bütün insanlar Adem’den, Adem ise topraktandır. Renk, dil, soy, şekil gibi durumlar ise, Cenab-ı Hakk’ın takdiri ile gerçekleşen hallerdir; yani insanın bu gibi konularda artı ya da eksi hiçbir müdahalesi söz konusu değildir. Ayrıca, her insana verilen ödünç verilmiştir. İnsan, mevcut varlığının gerçek sahibi değildir. Ödünç almak ise sadece sorumluluğu yönüyle önemlidir; ona başka türlü önem atfetmek ancak bir aldanmış olma göstergesidir.

İnsan, kendisine verilmiş her nimet karşısında, bir gün o nimetlerden hesaba çekileceğini düşünerek, sorumluluk bilinciyle hareket etmek zorundadır. Gençlik, güzellik, sıhhat, afiyet, ömür, akıl, zeka, hafıza, ilim, makam, mevki, zenginlik hep böylesi nimetlerdir. Şükrü eda edilmişse ne ala, yoksa cümlesi başa beladır.

Kibir, yanında hiçbir güzelliği barındırmayan manevi bir illet, psikolojik bir hastalıktır. Kibrin olumsuzlukları sadece bireyi değil, kişinin konumuna göre aileyi, toplumu hatta bazen bütün bir milleti, bütün bir insanlığı etkiler.

Kibir, insanı, önce tek adam, sonra da yalnız adam haline getirir. Kibirli insan kendine doğru kaçtıkça toplumdan uzaklaşır. Neticede hiçbir kolektif çalışmanın içine giremez olur. Kendini benlik mahbesine hapseder; orada yaşar, orada ölür.

 Kibrin çaresi, kişide tevhit bilincinin geliştirilmesidir. İnsan, sonsuz gücün, sonsuz tasarrufun her şeyin yaratıcısı yüce Allah’a ait olduğunu öğrendikçe, bildikçe ve bildiğini içselleştirdikçe, benliğin yanılgılarından beslenen kibri kurutur, yok eder. Allah’tan başka ilah yoktur, anlamına gelen kelime-i tevhidin tefekkür ile tekrarı, benliği istikamete çektikçe, kibir tutunacak dal bulamaz ve kendiliğinden hakikate teslim olur. Kibre gerekçe her şey benlikten geçer. Benlik salim hale gelince, kibrin gerekçelerini tasdik etmez olur. Böylece de kibir en önemli ve biricik destekçisini kaybeder; bu kayıp aslında insanın kendini idrakte kazanç demektir. Kibir, tevazu zeminine düşerek yeniden şekillenir; faydalı bir vakar halini alır.

 Gurur, kendini aldatmak anlamına gelen ruhi bir maraz ve ahlaki bir çöküntüdür. Öleceğini bildiği halde hiç ölmeyecek gibi hesaplar yapan; gençliğinin, güzelliğinin, gücünün geçici olduğunu bildiği halde hiç birinin kendisini terk etmeyeceğini sanan; dünyevi birlikteliklerin kabir kapısına kadar süreceğini, servetin, makamın bundan sonrası için hiçbir fayda vermeyeceğini yüzlerce defa gördüğü halde aksi aldanmalara dalan; ve de bütün bu yanlış tutumlarından zevk duyan, haz alan aldanmış insandır, gururlu insan.

Gururlu insanın uyarılması oldukça zordur; çünkü o zarara bilerek razıdır. Bu derdin en geçerli çaresi rabıta-ı mevt denilen ölümü sıkça anmak, sıkça hatırlamaktır. Dünya hayatının geçiciliğini, maddi hazların, zevklerin zeval damgalı elemli sonuçlarını insana en iyi öğreten ölüm gerçeğidir.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

“O” sizi ihsanıyla çok mühim bir fitneden kurtarmıştır Latif Hocam

İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder. (Bediüzzaman)
  • Yanıtla

Mustafa Güncü

İnsanı anlatan çok harika bir yazı olmuş.Allah razı olsun.İlim ilim bilmektir.İlim kendin bilmektir.Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır.Selam ve dua ile...
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23