Yermek ve överek kutsamak…
CHP Genel Başkanı, Türkiye’nin idari, siyasi ve hukuki yapısında birtakım adaletsizlikler görmüş olmalı ki, yasama organının dikkatini bunlar üzerine çekmek için Ankara’dan İstanbul’a doğru karayolu üzerinde bir protesto yürüyüşü tertip etmişti...
Kılıçdaroğlu’nun Ankara İstanbul Maltepe arası protesto yürüyüşü siyasi ya da polisiye bir suç teşkil edebilir miydi?...
Kanunları ihlal eden bir yanı olmamalıydı ki, emniyet güçleri müdahale etmedi. Bilakis, ilk noktasından son varış noktasına kadar dışarıdan gelecek çeşitli tertip veya kumpaslara karşı polis tarafından emniyet çemberinde koruma altına alındı...
Demek ki suç değilmiş. Bu legal hak herkese mehaz oluşturabilirdi de. Buna dikkat etmek ve gerektiğinde kullanmayı denemek gerekmez mi?..
•
Kılıçdaroğlu, ülke çapında ve her alanda görerek var olduğunu ileri sürdüğü adaletsizliği ve bu adaletsizliğin sür git devam edişi ya da ettirilişine milletin dikkatini çekmek için yollara düşmüş. Söylenenler böyle. Hem de öylesine düşmüş ki, ayaklarının üçer beşer parmakları da yorgunluktan ve ateşten, yana yana morarmış...
•
Kılıçdaroğlu, Atatürk’ün halifesi sıfatıyla CHP’nin başında ve onun bıraktığı işlerin devamına çalıştığından, kendisini övenleri gibi yerenleri de oldu...
Yericileri de sanki sözleşmişler gibi hep eskilere yapıştılar. Kendi de dahil geriye doğru Atatürk’ün koltuğunda oturan cümle seleflerinin icraatlarından getirdikleri örneklere tutundular. Oysa Demirel yoldaşlarının meşhur bir lafı ortadaydı.
Dünküler dünde kaldı, bugün ise bu gündür, başkadır...
Dünkülerden birisi mesela Adalet Bakanıydı ve beş binlik bir yargı kadrosuna kendi politik ırsi soyundan genç elemanları doldurmuştu...
Oysa bugünün icraatındaysa,
Suçu sabit görülen bir mebusu, Meclis İçtüzüğünün de rızasıyla kanunların madde hükümleri uyarınca, alınmıştı içeriye...
Değil mi canım, öbürüne nisbet adaletsizlik bunun neresinde!..
Haa, belki “mahkeme yamuktu, hükme esas kanun maddeleri de çarpıktı” türünden veryansın edeceksiniz. Olabilir, ne yapalım. Kanunu böyle yapmışlar ve uygulayan da yorumlamış, işi bitirmiş...
Yapıda bir düzensizlik varsa, mebdeine bakmalı, neler var, neler neler. Mesela,
Kimi haminneler oğlunun tabutuna kapanamadı, kimileri de düğün dernek olduklarında kucaklayıp mutluluk ve saadetler dileyemedi...
Kapandırtmadınız, dilettirmediniz...
•
Valla, hepsine aklımız kesti de, keşke şu sonuncuyu gerekçe almasaydı. Öyle ya canım. Adam kalkmış bir suç işlemiş, Adaletsiz adalet de bunu casusluk olarak algılamış ve kesmiş cezasını...
Sen nasıl bunda adalet yok diyerek bu yorumunu hükümet icraatının bütününe yayarak, taa Ankara’lardan İstanbul’lara kadar karadan taban tepersin, mübarek adam!..
Hem sonra hüküm kesinleşmiş de değil galiba. Türkiye’de millet adına yargı yetkisini kullanacak yüksek mahkemeler konuya el atmamışlar...
Ayrıca Türk Milleti Adına Yargı Yetkisini kullanan Türkiye Cumhuriyeti Yargısının da üstünde bir Avrupa yargısı var.
“Tamam” diyerek tasdik etsin hele bir bakalım...
•
Atatürk, İzmir İktisat Kongresinin açış konuşmasında şöyle diyor.
“Bir devlet ki, ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını tatbikten mahrumdur. O devlete müstakil devlet denilemez”....
Diyeceksiniz ki, Atatürk, bu sözüyle Osmanlı yargısının yabancılar üzerindeki etkinsizliğinden duyduğu rahatsızlığını dile getiriyor...
İyi de, günümüze gelelim...
En üstte yer alan ve son kademe sayılan Avrupa mahkemesinin, Türk yargısının Türkler üzerinde verdiği kararı geçersiz sayması, sayabilmesi daha da elim, çirkin ve acı değil mi?..
Kılıçdaroğlu, yürüyerek ayak yoracağına, bunun üzerinde düşünerek kafa yormalıydı, Kafa...
Gerçi, kafalar yorulsa da ne gam!..
Bir kere kafayı uzatarak kaptırmışız paçayı...
Ticarette böyle, hukukda böyle, banka ve sigorta hizmetlerinde böyle. Elin gavuru şeker yerine mısır şurubu yedirip içirtiyor ve de, gıgımızı bile çıkarttırmıyor...
Hem de, Türk Yargısının kararlarını çöp sepetine atarak, attırarak...
Ne biçim adalet bu yahuuu?..


