TALEBELİK NOT DEFTERLERİMDEN…
Yıl 1957. Rize ili, Kalkandere ilçesi Çayırlı köyü (Silyan) ilkokulundan mezun olduk. O sene mezun olan arkadaşlarımızın büyük bir kısmı, köyümüzde ilk defa Süleyman Hilmi Tunahan (ks) Hazretlerinin ilk talebelerinden, köylümüz ve komşumuz merhum Hüseyin Kaplan Hoca Efendi’nin köyümüzde açılmasına sebep olduğu resmî Kur’an kursuna kaydolduk. Hem hocalarımızın hem de talebe arkadaşlarımızın birçoğu şu an beka âlemine göç etmiş. (Allah hepsine rahmet eylesin.) Çok değerli, âlim, fazıl, maddeten ve manen olgunlaşmış muhterem Hoca Efendilerden dersler aldık. Osmanlı medreselerinde okutulan bütün eserlerin okunması ve okutulması yasak olduğu bir devirde, zor şartlarda da olsa hemen hemen hepsini okuduk. Kursumuzun yollarına nöbetçiler dikerek. (Okuduğumuz kitap isimlerini saymıyorum. Bilenler bilirler.) Birçoğumuz Diyanet İşleri Başkanlığının açtığı vaizlik, müftülük, imamlık, müezzinlik, Kur’an kursu öğretmenliği imtihanlarına girip kazandılar. Ülkemizin değişik vilayetlerinde Allah rızası için çok güzel hizmetler yaptılar. (Hayatta olanlara Rabbim hayırlı ömürler, beka âlemine göçenlere de rahmetler, vakit gelince de bizlere imanı kâmil ile göç etmek nasip eylesin.) Hocalarımız her yönüyle bizleri yetiştirmeye geceli gündüzlü gayret ederlerken, eskimez yazıyı, Osmanlıcayı yazıp okumamız üzerinde ısrarla durdular. Günlük bize yazı dersleri verdiler, yazdık. Ertesi gün kontrol ettiler. Allah kendilerinden razı olsun. Arapçanın yanında çoğumuz bugün eskimez Türkçemizi yazıp okuyabiliyoruz. Sadece bunlar değil, manevi cepheden yetiştirilmek üzere de çok ciddi çalışmalar yaptılar. Bizlere tesirli sohbetler yaptılar. Kuşluk namazı, evvabin namazı, teheccüd namazı kılmamızı tavsiye ve teşvik ettiler; bazı hatimler, zikr-i kalp ile alakalı çok şeyleri öğrettiler. (O günkü ihlas, samimiyet, gayret ve çalışmaları bugünküler ile mukayese etmek imkânsızdır.) Üzülerek ifade edelim ki ne maddeten ne manen bugün o manevi hava, samimiyet ve ihlas yok. Çokları birbirleriyle düşman, dünyevileşerek maddeci olmuşlar. Tam 68 sene sonra kütüphanemdeki, çocuk iken yazdığım küçük not defterlerimden bir iki tanesini elime aldım. O günün şartlarında eskimez harflerle (Osmanlıca) olarak yazdıklarıma bakınca gerçekten hayret ettim. Yazıda kaide kural yok, harfler bambaşka. O yılları, o zamanki arkadaşları, hocalarımızı ve gerçekten o fakirlik, yoksulluk yıllarını hatırladım. O yıllar gözümün önünden bir şerit gibi geldi geçti. Seneler su gibi akıp gitti. Acaba neler not etmiştik, neler yazmıştık? Çok iyi hatırlıyorum: Birçok talebe arkadaşımızın giydikleri pantolonları, o zamanın deyimi ile mintanları yamalı idi. Ayaklardaki çoraplar birkaç yerden kalın kalın ipliklerle dikili idi. Birçoğunda zaten çorap hiç yoktu. Fakirlik vardı. Yokluk vardı. Şartlar zor ve oldukça ağırdı. Kurs için rahmetli babam bana küçük not defterleri almıştı. Onlardan en küçüğünü elime aldım. Geçmişe içten bir ah çekerek, duygulu bir vaziyette, o zamanlar, o yaşlarda acaba hocalarımızdan neler not etmiştik diye defterimi sayfa sayfa karıştırmaya başladım. İzninizle, yarım asırdan uzun bir zaman ötesinde, ilkokulu yeni bitirmiş, çocuk denecek yaşta hocalarımdan dinleyerek yazdığım birkaç notu sizlerle paylaşmak istiyorum. (Yaşımın seksene ulaştığı şu günlerde o günleri yaşadığım gibi hüzünlenip duygulandığımı ifade etmek isterim.) Nerelerden nerelere geldik. Çoğumuz kalem, defter, okuyacak Arapça metin kitapları bulamıyorduk. Metni Emali isimli, beyit türünde yazılmış kitabı defterlerimize kendimiz yazdık. Sonra da okuduk. Baştan sona beyitlerini ezberledik. (Çünkü o kitaplar piyasada yoktu.) Keza “İlmi Vazı” kitabını da yazıp okuduk. Onu bulmak çok zordu. Hemen hemen yoktu. Not defterime, Rize Veli köylü olan talebe arkadaşım Halim Kandemir’in (hâlen hayatta, ilmiyle âmil, âlim bir arkadaşımızdır. Allah hayırlı ömürler versin.) kendisinin yazdığı hatıra bir yazı ile başlamak istiyorum: “Kâğıtlara yazılmayan ilim zayi olur. İki kişiden fazla şahsa anlatılan sır şüyû bulur. Yaygınlaşır.” Arapçası da var, ben sadece Türkçesini yazdım. “Hz. Hüseyin (ra) Kerbela’ya giderken en temiz ve en güzel elbiselerini giymiş. Abisi Hz. Hasan (ra) kardeşine: ‘Sen cihada gidiyorsun. Bunları neden giydin? Bayrama gitmiyorsun ki.’ deyince Hz. Hüseyin (ra) abisine: ‘Abi, ben Kerbela’ya şehit olmaya gidiyorum. İnşallah şehit olacağım. Bundan daha büyük bayram olur mu?’ diye cevap vermiş. (Rabbim bizlere ibret almak nasip eylesin.) “Bir insan dünyayı fethetse, dünya dolusu altın, gümüş tasadduk etse de yine de ashab-ı kiramın ayaklarının tozu olamazlar. Çünkü ashab-ı kiram Peygamber Efendimizle müşerref olmuşlardır.” “İlim maldan üç bakımdan daha kıymetli ve üstündür. 1- Malı sarf etmekle mal azalır, tükenir. İlim ise sarf etmekle çoğalır. 2- Mal herkes ile, bilhassa akrabanla seni düşman eder; ilim ise herkesle dost eder. 3- Mal insanı doğru yoldan çıkartabilir. İlim ise doğru yola sevk eder.” Hz. Ali (ra) şöyle buyuruyor: “İlim maldan hayırlıdır. Çünkü malı sen koruyacaksın. Fakat ilim ise seni korur.” O zamanlar not olarak yazdığımız birkaç satır itibarıyla küçük, mana itibarıyla büyük bir hadîs-i kudsînin meali ile yazımızı bitirelim: “İnsanların ayıplarına bakar, kendi ayıplarını unutursan Şeytan’ı memnun etmiş ve Cenab-ı Hakk’ı üzmüş olursun.” “Dünya sevgisini kalbinden çıkart. Çünkü ben, benim sevgim ile dünya sevgisini bir kalpte cem etmem.” Hadis-i şerifte ise Peygamberimiz (sas) şöyle buyuruyor: “Mescitler Allah’ın evidir, müminler Allah’ın misafirleridir. Kur’an-ı Kerim Allah’ın sofrasıdır. Kim ki Cenab-ı Hakk’ın sofrasına oturur ve oradan yerse Allah’ın azabından emin olur.” Abdülkadir Geylânî (ks) Hazretlerine atfedilen birkaç beyit ile yazımızı tamamlamış olalım inşallah: “Bana benden olur her ne olursa, başım rahat bulur dilim durursa. Altın hat ile yazsın bu beyti yazan, akıbet kendi düşer el için kuyu kazan. Karışma millet işine, düşme vükela peşine. Münacaatta kusur etme, devam et kendi işine.” Bugün hayretle üzüntüyü bir anda yaşıyoruz. Kim derdi ki temelleri ihlasla, samimiyetle, Allah rızasını kazanmak, Ümmet-i Muhammed’in evlatlarına din ve şeriat ahkâmını dünyevi bir karşılık beklemeden (cemaatini öğretmek için) atılan, tam olarak şeriata ve Sünnet-i Resul’e bağlı olan, tasavvuf ruhuyla terbiye edilen, on binlerce insanın okuyup feyiz aldığı, İslam ahlakı ile ahlaklandığı koca bir teşkilatın (cemaatin) tepede oturan veya oturtulan (Allah’u âlem, bazı dış güçlerle irtibatlı) bazı idarecileri sebebiyle mahkeme kapılarına düşeceğini? Müslümanların hayır ve hasenatları, fitreleri, zekâtları, ayni ve nakdî yardımları nasıl da maksatları dışında kullanılmış, istiflenmiş? Bunca deliller, ifadeler, tutanaklar, kapalı odalara gizlenmeler, yurt dışına kaçmaya teşebbüsler günlerce TV kanallarında yer alırken, birçok insan gizli ifadeler verip olup bitenleri doğrularken ne yazık ki birileri olup bitenleri görmezden gelirken, işe yine divan-ı salihini, pîrânı (!) katmaya çalışıp işe büyüğümüzün kerameti (!) diye bakmaya çalışıp olup bitenleri görmezden gelirken bizler ne diyebiliriz? Dün ezana, Kur’an’a karşı çıkan bir kısım siyasetçiler de işi siyaset kulvarına çekerek işi basite indirmeye çalışıyorlar. Şayet bu cemaat veya tepelerinde olan idarecileri şu partiyi desteklemiş olsalardı onlara dokunulmazdı? Elbette ki hâkimlerimiz, savcılarımız ulaştıkları deliller ile en doğru kararı Türk milleti adına vereceklerdir. Bize düşen olayı köpürtmeden sabırla sonu beklemektir. Allah gerçekleri görmeyi hepimize nasip eylesin. Haktan ayrılıp batıla sapanlardan eylemesin. Rabbim cümlemizi her türlü haramlardan korusun. Vakit istiğfar ile dua etme vaktidir. Seccadelerimize kapanarak dualar edelim. Rabbim akıbetlerimizi hayır eylesin inşallah. (Not defterime yazdığım tarih: 05.04.1962, Rize-Silyan.) Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.
NOT: Fırsat bulunca inşallah zaman zaman notlarımdan paylaşmaya çalışacağım.







