Okul yurdunda yangın...
Olabiliyor. Her nasılsa üzerindeki pik kapağı yerinden alınmış kanalizasyon ağzına canlı olarak düşen bir insanın cesedi de, birkaç kilometre ötede sahile vurabiliyor...
Bunların hepsi görünmez kaza...
Kazaların, özellikle görünmez türlerinin doğasında bulunuyor ölümler. Nitekim, Soma madenlerinde de hiç umulmadık bir anda kendini gösterivermişti, üç yüz bir madenciyi toprağa gömerken...
•
Beşer hayatının metal baklaları doğum sonrası, tebaası olduğu devlet tarafından birbirlerine eklenerek o kişiye has özel bir zincir üretilir. Kişiye özel zincirlerin yanında gruplara has olup üyelerinin itiraz edemiyecekleri geriye rücuu gayri kabil nitelikli sebep netice zincirleri de, yine devlete egemen aynı güçler tarafından hayata salınmaktadır...
Mesela ile başlayalım...
Her yerde olduğu gibi, bizim topraklarımızda da köylüler, sahip oldukları ufacık topraklarında doyumluk ziraat yaparak yoksul fakat mutlu bir hayat yaşarken, kalkınma politikası gereği, yavaştan yavaşa pazar için ekip biçmeye başladılar...
Sonra fabrikalar kuruldu, tarım ürünleri para etmez olunca, köylü de şehirlere göçtü. Benim çocukluk günlerimde her köyde bir okul bulunurdu. Kimisinde öğretmen, kimisinde de eğitmenler çocukları adam etmeye çalışırlardı...
Şimdi köyler boşalıp, okullar da yok olunca, küçük çocuklar ebeveynlerince kasabalara gönderilir oldular. Köyler için hazırlanan ortak zincirin ilk baklası, “sebep” baklası olup, neticesi “köyleri okulsuz bırakma biçiminde tecelli etti...
Bu netice baklası ikinci evrede “Sebep”e dönüşerek şu neticeye yol açar.
“Çocukların bilmecburiye otel ve yurtlara bırakılması” na...
Bu netice aynı zamanda üçüncü safhanın sebebini oluşturur. Bu sebep ise, yurt çocukları fakir ailelerden geldiklerinden, onlara has “sıçtım kaçtım” usulüyle çalıştırılan yurtların, her türlü tehlikeye açık olma neticesiniverir...
Bu netice, bir sonraki evrede yine bir sebep olarak yangına yol açar. İşte bu yangın da, maalesef talihsiz -tecrübesiz ufacık kızları yakıp öldürerek, neticede ebeveynlerini kahr-u perişan eder...
Görünmez kazaların fıtratlarında vardır, ölümcül hadiseler...
Yangınların, göçüklerin, kazaların fıtratında mayasında vardır acı kayıplar. Ateş düştüğü yeri yakarmış. Çevirgenler ise, kazalarla ilgili tahkik tetkik müfettişlerini hadiselerin üzerine gönderirken, ölenlere şehidlik payesi vererek Cennet’e postaladıktan sonra, analarla babalara da, sabır selamet dileyip dosyaları kapatır...
•
Şişli bölgesinde bir meydan, İstanbul’da bundan daha büyüğü yok gibi...
Büyük Cevahir Oteli, bölgenin en büyük ve geniş benzin istasyonu, Şişli Endüstri Meslek Lisesi, Bahçeşehir Üniversitesi’nin birkaç bölümü, araştırma inceleme eğitim birimleri ve Şişli Belediye sarayı ile Türkiye ve Kolan hastanelerinin çevrelediği büyük bir alan, muhtemeldir ki 20 dönüm üzerinde boş bir toprak parçası...
Bölgenin tek oksijen fabrikası...
Bir ay oluyor, sabahın kör karanlığında kazık temel burguları olarak altı adet sondaj makinesi sahada gürültü salmaya başladılar. Hafriyat kamyonları, greyderler, dozerlerle kepçeler harıl arıl çalıştırıldılar. Delikler açıldı, temel kazıklarının kalıpları hazırlandı, sıra geldi temellerin betonlanmasına...
Yirmişer katlı dört kadar kule dikilecek. Türkiye’mizin medar-ı iftiharı büyük bir müteahhidi tarafından...
Bir ara gazetelerin kemalist kanadında birkaç yazı. Yargı bu faaliyete “Dur” çekmiş. Ortalık sakinleşti ve müteahhidin harcadığı bunca paralar zahirinde boşa gitmiş gibi görüntü verdi...
•
Bu iki zayiat arasında bir ilişki kurabilir miyiz?..
Deneyelim...
Askerlikteki acemi eğitimimizi şimdi askerlik şubelerinin topluca yer aldıkları Halıcıoğlu’ndaki kışlada yapmıştık. Okulun köprücü bölüğünde bir İngiliz yüzbaşısı görev yapıyordu. Bölüğü yürütür ve sonra durdurmak için İngilizce Türkçe karışımı “çay duu” komutunu verirdi. Bu İngiliz subayı hiçbir vakit dilini düzeltmedi. Belki de bizim idari pratiklerimizi örnek aldığından...
Dün ne idiysek, bugün de aynı değil miyiz?
Türkiye’de usuldendir, boş ve yeşil alanlar parça parça çalınarak amacının dışına kaçırılır. Yargı, hırsızların peşine düşerek kamu malını geri alır. Sonra adamlarla madamların desteğiyle yeşil alanlar yeniden çalınarak betonlaştırılır. Böyle olunca, haliyle devlet kasasının hakkı, hırsızların elinde devleşir...
Devlet güçten kesilince köyleri okullaştıramadığı gibi, yoksul talebeler için kasabaları da “sıçtım kaçtım”cıların ellerine bırakmak zorunda kalır. Ve sonunda da;
Fıtratında ölüm olan, görünmez kazalar...
•
Ne dersiniz sizlere soralım?...
İnşaat devleriyle ödemeler dengemiz, yabancıya gayrimenkul satışına birlikte umud besliyorlar. Kuleler, sahillerimizdeki zeytinlikler ve yazlıkları ivedi tarafından hızla dışarıya sattıktan sonra, tek silah atmadan kestirmeden giderek, satın aldıkları topraklarımızı sahiplenen yabanların eyaleti oluversek!
Görünmez kazalardaki ölümcül fıtrat, yabancının eliyle değişebilir mi dersiniz?..
İngiliz muhibleri de böyle düşünmüşlerse de, devrin yüreklileri, hepsinin analarını koşalamıştı...


