Okka her yerde 400 gram...
Hilton oteli, gençlik yıllarımda yapıldı. Bayram-seyran tatillerinin sonunda Bursa’dan dönerken, behemehal üç vagonlu tramvaylarla Eminönü’nden Bebek’e kadar gider, akabinden Harbiye-Fatih hattı üzerinden avara kasnak yürüyüşüyle Bahçekapı’lara inerdim...
Hilton’u, ilk kez İstanbul’a “adio” çektiğim günlerde görmüştüm. Uzunlamasına koskocaman ve dört beş katlı bir bina, hemen arkasında Sergi Sarayı ve biraz ileride de şimdilerde adı “Gezi parkı”na çıkarılmış “İnönü Gezisi”...
Gençliğimin, hatta çocukluğumun “İnönü Gezisi” tek başına kozmopolit İstanbul kültürünü temsil ederdi. Tepeden tabana siyahlara bürünmüş peçeli ya da yarı peçeli madamlarla matmazeller, parkın Boğaz’a bakan korkuluklarına dayanarak sevdiklerini kaybetmenin verdiği acılarından sıyrılmaya çalışırken, Talimhane’de mukim harp zenginlerinin kıymetine paha biçemedikleri veletlerini pusetleri içinde havalandırmaya çıkarmış, entarileri dallı güllü hizmetçi köylü kadınların kendi aralarında dertleşmeleri birbirlerine karışırdı...
Harp, İstanbul halkını ikiye bölmüştü, aynen bugün koca Türkiye’yi iki kampa ayırdığı gibi. Fark sadece bölünmenin dinamiklerindeydi...
Almanlar Moskova’ya yaklaşmış, Ruslar da Boğazlar ve Doğu illerimize göz koymuşlardı, falan filan...
•
O günlerden bu günlere İstanbul’un değişerek alt üst olmadık hiç bir yanı kalmadı. Devr-i İnönü’de sarıklı cübbeli kimselerin ortalıkta görülmemesini ve görülememesini hatırlatırcasına, şimdilerin İstanbul’unda da, Hıristiyanlığın cebri matem geleneği icabı koyu renklere bürünmüş siyah peçeli madamalardan bir tekinin bile gölgesi düşmüyor sokaklarımıza...
Kötü mü?
Yok canım, ne münasebet. İklim şartlarının ekonomide meydana getirdiği devri krizler gibi, sosyal hayatta sık rastlanan ideolojik baskı sonralarının kendine özgü doğal manzaralarından... ...
İnsanın temel hak ve hürriyetlerindendir inanmak ya da inanmamak. Deniliyorsa ki din, “İnsanın kendisiyle Yaradan’ının arasındaki deruni ilişkidir”, o zaman da kimse burnunu sokup karışamaz, başlardaki sarıklarla matem siyahına bürünmüş Ermeni veya Rum madamalarının peçesine...
•
Hay Allah, nereden başladık nerelere geldik yahu. Kalem bu işte, kendi başına buyruk, elinizden kayıp gidiyor, kontrol edemiyorsunuz...
Her neyse. Şimdilerde denildiğine göre, İstanbul’un Harbiye, Hilton bölgesindeki doğal havalandırma alanlarına malik-il mülkü olan sahibi tarafından imar izni talep ediliyormuş... Turistik alışveriş, Batıdaki çağdaşlarını sollayacak malikaneler, konaklar, kuleler vs,vs..
Gel velakin, bu alandaki dünyada eşine az rastlanır türden olgunlaşma safhasına erişmiş değişik türde yüzlerce, binlerce oksijen üretici ağaçlardan ötürü devlet baba da, kamu yararına vaktiyle buralarını zincirlemiş.
Benzer zincirleme ameliyesi, şeftalisiyle meşhur Bursa ovasında da yapılmıştı, çeyrek asır öncesinde...
Ovanın en verimli bölgesinde tapu toplamaya çıkan şehri sahiplenmiş Bursa’nın mekanize feodal beylerinden birisi, tapularını topladığı arazisinde imar izni peşine düşmüştü. Ne var ki akli ve mantıki şehircilik pratiğinde hayat dağ eteklerine yerleştirilirken, beslenme kaynakları da ovalarda aranılırdı...
Memleketin huzur, refah ve geçimini düşünen plancılar da Bursa ağalarının ileride imara açılmasını emretme cüretinde bulunabileceklerini düşünerek, ovanın o kesimini kamu yararına zincirlemişlerdi...
Amma adam, dağdan gelenin bağdakini kovalaması gibi, donsuz geldiği koca Bursa’ya don giydirmesini ustalıkla başarmış bir Malik-el Mülk, nasıl baş eğerdi kamu yararı safsatasına ?...
Hemen kollarını sıvayarak adamlarına emrini verdi. Arazi, köy irisi bir belde belediyesinin hudutları içerisindeydi. Dokuz kişilik belediye meclisi acilen toplanarak ağanın topraklarıyla ilgili ilmi ve resmi bir rapor hazırlayıverdi...
“Modern Ova Kondu” için imar değişikliği talep edilen arazi tarıma elverişli olmayıp, beşinci dereceden kıraç arazidir...
Ne hukuk, ne iktisat, ne de edebiyat, hiç bir akademik disiplin koruyamadı, devletin kamu yararına araziye vurduğu bu zincirleri...
•
Bursa ovasının en verimli toprakları üzerine bu çok katlı çok sayıdaki apartmanlardan oluşacak “Ova Kondu” herkesin merakını celbederken, aynı zaman diliminde Avrupa’nın en lüks ve konforlu kerhanesi de, yine aynı topraklara konduruluverdi, kerhaneler kraliçesinin hayrına...
Hem de, Allah adına kul yararına vakfedilmiş tarım arazisi üzerine...
Bakıyorum da, tarihin sonunu getiriyor gibi görüyorum ortalıktaki manzarayı... Bursa’nın yeni yetme çaylakları imparatorluk uçuşuna kalkıştıklarında, İstanbul’daki brövesini almış ve çoktan geriye dönmüştü bile....
Harbiyeliye, brövesinin hakkını vermek düşer...
Hem sonra canım, kesilsin gitsin yüzyıllık ağaçlar. Ne çıkar ve kime zarar yani. Belki de Çekirge’deki “Hüsn’ü Güzel” bahçelerinde, kesim için sıra bekleyen tescilli asırlık çınarlara da, bürokrasideki hayır sahiplerinden birisi, malik-el mülk hayrına bir formül düşünür...
•
Netice-i kelam, okka her yerde 400 gram...
Politikanın insanı abad edici bir meslek olduğunu göz önüne alıp, üçyüze indirmek ya da beşyüze yükseltmek için kendinizi boşuna yormayın...


