Manifestom…
Bir grup dostum, hayatı algılayış tarzımla Bursa ve İstanbul’la kireçleşen bağlantımın doğumla ilişkisini soruyorlar. Bendeniz efendim, Bursalı mıymışım, yoksa İstanbullu mu?…
Anlatalım…
26 Mayıs 1933 tarihinde Bursa Emirsultan Camii civarında dünyaya gelmişim. Babam, Mustafakemalpaşa Belediyesi’nde elektrik teknisyeni olarak çalışmaya başlayınca oraya taşınmışız. Birinci sınıfı orada okudum. Kirmasti Çayının taşmasıyla meydana gelen büyük seylaptan don gömlek kurtulduktan sonra, Alman Harbi koparken İstanbul’a göç ettik. İkinci ve üçüncü sınıfları Taksim ilk mektebinde okudum. Savaş sonu ekmekte karne dönemi kapanırken Bursa’ya geri döndük. Dört ve beşi orada tamamladım…
Günün birinde, okuldan çıkmış İnönü caddesi üzerinden Heykel’e doğru tırmanıyorum. Cadde üzerindeki büyük terzi dükkanlarından birinin camı tıklatılıyor. İçeriye giriyorum, dört beyefendi oturmuşlar birisi;
“Gel gel küçük, giy bakalım şu ceketi, nasıl olacak?”
Giyiyorum. Ceket hakkında konuşuyorlar, “şurası iyi burası tamam kolları biraz uzun” gibi…
Sonra çıkarmamı istiyorlar ve akabinden de bana teşekkürle mektebimde başarılar diliyorlar…
Meğerleyim, köylerindeki çocukları için diktirdikleri ceketi üzerimde prova etmişler. O güne dek hiç ceketim olmamıştı, yoksulluktan…
Cebimde arta kalmış beş kuruşumu çıkarıp üzerine tükürerek ve de çocukça küfrederek sokağa fırlatıp attım…
Paraya ve paralıya karşı tiksintili öfkem, o andan bu yana hala ruhumun ikiz kardeşi olarak bedenimdedir, olanca tazeliğiyle…
•
Kore savaşından dönenlerle Londra Olimpiyadlarında dünyaya meydan okuyan güreşçilerimizin göğüslerindeki madalyalara özendiğimde, asker olarak koreye gitmeye gönül koydum…
Şimdiki karşılığı teknik lise olan orta eğitimimi ikmal edince, 50’li yılların Eyüp Sultan’ında bulunan İstihkam Merkezi’ne müracaatla askerliğe ilk adımımı attım ve okul hayatı biter bitmez de emelime kavuştum. Gönüllü olarak Kore’ye sevkimi çıkarttım…
Savaş hiç bir şey değil. Vurursun, vurulursun olup biter. Asıl kötüsü savaş sonunu yaşamak. Ahlaksızlık, yoksulluk, sefalet, harabiyet, yokluk, kıtlık vs, vs…
Üst baş perişan çıplak ayaklı ciklet satan Koreli küçük çocukları görünce, ceket giydirilip ceket çıkartılan ilk mektepli günlerimi hatırladım. Ne farkımız vardı aramızda…
Domuz sosisinden fasulya plakisine, sigaradan sentetik sakızına, gazozundan köpüklü birasına kadar tüm ihtiyaçlarımız aylık ve haftalık paketler halinde cephe nafakası olarak bizlere veriliyordu. Ayrıca kantinden de sigarasından sabununa kadar istediğini alıyor ve tel örgülerin dışında bekleşen savaş yoksulu Korelilere üç beş sent fazlasıyla satabiliyordun da…
Birliğimize döner dönmez üç beş dolar da olsa bu yolla cebime girenleri meşru harcırahımla birlikte parçalayarak çöpe attım. Ruh temizliği adına…
•
Vatana dönüşümüzde Hadımköy’e postalandık. Gençliğin verdiği delikanlılık ruhu başladı bizi rahatsız etmeye. Çocukluğumdan beri bisiklete binerdim, üçbuçuk kiloluk bir yarış bisikleti aldım. Cumartesileri oradan Laleli’ye geliyor, pazar günleri de yine bisikletle geri dönüyordum… Kore’de iken aldığım bir haftalık oda hapsinde İngilizceye başlamıştım. Kendi kendime ona devam edince, kısmetimize bir de Amerika çıktı. Ömer Okçu’yu Hekimoğlu İsmail değil Ömer Okçu kimliğiyle orada tanıdım… Türkiye’ye dönüşümüzde farklı noktalara tayin olduk. Bu kez başladım haftada bir gün Topkapı Sarıyer, Kilyos bisikletle gidip gelmeye…
Derken 27 Mayıs darbesi, ihtilali, rezaleti… Karılarımızın alyanslarına varıncaya dek nakte değer nelerimiz var ise hazine desteği için istediler. ‘Nahh’ çekmek boynuma borç yazıldı. Her on yılda bir askeriyenin medeniyete müdahalesi, arkadaşlarımın İsrail’in İstanbul baş konsolosunu alıp götürmeleri falan derken 1973 yılında emeklilik…
Bu arada şunu unutmayalım. Kore’den madalya yerine aldığımız sahte nişanların safra ağırlığından da, onları B.M. Genel Sekreteri U Thand’ın Türkiye karşıtı politikalarını protesto amacıyla çöpe atarak kurtuldum…
•
Neticede kader elimize bir kalem tutuşturdu…
Milli Gazete, neşir hayatına başlayışının haftasında ara sıra uğradığım bir mekandı. Tanıştığım arkadaşlar her gün uğramamı istediler. Yapamam dediysem de sonunda teslim olduk. Gazetenin tashih servisinde düzeltmen olarak çalışmaya başladık. Tek kuruş talebim olmadı. Çünkü para, benim nazarımda pislikti…
Bugünün Akit Gazetesi sahip ve sekreteryasındaki personelin büyük bir kısmıyla aramdaki hukuk, Milli Gazete’nin ilk günlerinden başlar. Nalbur dükkanında Cuma ile tohumlanan Akit-Vakit, nurtopu misali bir küçük güzeldi. Zamanla büyüdü, renklendi, açıldı ve ekranlaştı. Şimdi ben kalkıp da gazeteye gitmeye kalkışsam, ne yolunu ne de yerini bilirim …


