--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

“Küçük Amerika” üzerine kısa bir laklakiye…

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Sedat Yılmaz’ı gördüğümde okumak isterim. Kalıcılığı olmasa da, çabalaması hoşuma gidiyor. Hanımefendiye bir bakar geçerim. Amma okuyucularının, yazıların altına düştükleri dipnotları okumadan yapamam…

Küçük”, bir kopya üründür. İmalatında model alınan “Büyük” ise, merkezdir ve yıllar öncesinde kurulmuştur. Şimdilik Türkiye’mizin açık semt pazarlarına kadar pek yayılmadı, bu “küçüklük”. Lakin aktarından kasabına, manavından bakkalına dek, bütün fiyat etiketleri, son rakamları itibariyle ya 49’ludur veya 99’la biter… Oysa orijinal Türkiye’de elmanın market fiyatı 150 kuruş, en kabaca iki veya iki lira yirmibeş kuruş olmalı. Amma olamıyor, oldurulmuyor…

Niye olmuyor ve oldurmayanlar kimler?

Olmuyor çünkü Orijinal Büyük Türkiye’de, bakkalın adı bakkaldı. Küçük Amerika’ya market olarak fatura edildi…

Türkiye ne zaman küçüldü-küçültüldü?

Minyeli Abdullah’la birlikte ilk kez seneliğine ABD’ye gidişimiz 1958’e düşer. Amerika’nın büyüklüğünü bakkallarına kantinlerine gittiğimizde öğrendik. Tırnak makasından toplu iğneye, iç donundan İtalyan dondurmasına, havasından cıvasına pazarda ne var idiyse, hepsinin fiyatları 1,99- 2,98, 5,99 ile nihayet buluyordu. Maktu olanlarda ise, nikel, dime ve quarter olarak etiketleniyordu. Türkiye’ye döndüğümüzde askeri gazinomuzun büfesinde Coca Cola ile karşılaştık. Amma pazardaki etiketler ise henüz safiyetini ve Türklüğünü muhafaza etmekteydi. Bir lira, üç lira beşbuçuk lira gibi…

27 Mayıs darbesi Coca Cola ve Pepsi Cola içilerek kutsandı. Cumhuriyetimiz yine Cumhuriyet idi, Atatürk’ün levhaları, büstleri ve heykelleri yerli yerindeydi. Meclis, senato ile takviye edilmiş, anayasa ise çağın gereklerine uygun biçimde modernleştirilmişti. Coca Cola şişeleri, iftar sofralarımızın dinsel aksesuarı olarak kabul görmeye başladı… 

Bırakın etiketlerini taklitle başlayan kültürde küçülmeyi, devletin ekonomik politikasında da Türkiye küçültüldü. Devlete ekonomiden el çektirildi ve milletin mülkiyetinde bulunan iktisadi müesseseler, “mülkiyeti tabana yayma” masalının efsunkâr atmosferinde alıcısının yerlisine yabancısına ve değerine bakmaksızın, özelleştirme seline kapılıp gitti…

Hem de 12 Eylül’ün Kenan paşa, Demirel ve Turgut Özal triomvirasının himayelerinde

Türklüğümüzde, Türkiyeliliğimizde pek bi küçülme olmadı. Çünkü resmen mandalaşmadık. Küçülme, sadece Amerikalılaşma yoluyla pazarın fiyat etiketlerinde kendini belirgin kılıyordu.…

Şimdi Türkiye, kültürde yabancılaşarak epeyi küçüldü. Ekonomide ise, “Küçük Amerikanlaşma”, Reagan”ların tavsiyeleriyle rayına oturtuldu… 

Örtülü örtüsüz, kadın-erkek, yaşlı-genç fark etmiyor. Şimdi, “Küçük Amerika”nın yol ortasında iki kelamın belini kıran Türkler, ayrılırken birbirlerine “bye, bye” çekiyorlar…

Küçük Amerika için bunlar yetmez daha yok mu derseniz var da, örneğini “Kâbe”den vermek çok acı, ya da çirkin düşecek…

Mekke’ye gidenler Kâbe-i Şerif’i ilk gördüklerinde sevinçle, aşkla, heyecanla kendilerinden geçerken, göz pınarları da umutla yaşarır. Dehşet bir manzaradır. Heybetli görüntü verir Kâbe-i Şerif. Dört bir yandan çevresi, haddini bilen bir mimari üslubun eseriydi. Sıra sıra dizilen binalar, pek yüksek olmamalarıyla, dıştan gelecek fiziki tehlikelere karşı koruma altına almışlardı Allah’ın Evi’ni, asıl koruyucusu Hz. Allah Azze ve Celle’nin bizatihi kendisi olsa da, muhtemelen kulları da istemiştir bu koruma hizmetinden kendilerine bir pay…

Mekke, büyüktür, onurludur, şereflidir ve müspet anlamda her şeydir. Öyledir de, öyle idiydi de, Müslümanlara da sirayet etmişti bir kere, zenginleşme ve modernleşmeye bağımlı tanrılaşma hastalığı. Şimdi, bu hastalığın semptomu yüksek yüksek kuleler, kaplayıverdiler Kâbe-i Şerif’in üzerini…

Devrin Başbakanı sanırım Tayyip Erdoğan idi, Ataşehir’de devrinin en önemli ve kutsal hadisesi olarak, Mimar Sinan Camii’nin ibadete açılışında Besmele-i Şerif’i kıraat eden kişi. Ne haşmetli bir duruş sergiliyordu. Şimdilerde kendi gölgesinden de oldu ve olduruldu bu muhteşem yapı…

Firavun’un mimarlarını toplayarak, Hz, Musa’nın tanrısına tepeden baktığında kendisine nanik çektirme zevkini (haşa) verecek yüksek bir kule inşa etmelerini istemesi gibi, ‘Küçük Amerika”daki yaşam mimarlarının elbirliğiyle yükselttiği fiziki yapılar da, “küçük Amerika’nın” finans merkezi olmaya namzet Ataşehir’deki bu muhteşem camisini, küçülmenin iç yakıcı bir simgesine çevirdi… 

Şehitler Köprüsü’ne çıktığınızda gözlerinize ilk çarpacak olan, aynen Edirne’de Muhteşem Sinan’dan mülhem, heybetle çevresini süzen Çamlıca Camiidir…

Biz diyelim üç vakit, siz çıkarın beş vakte. Amma, o günlere de kalmayacaktır hiç şüphesiz.

Türkiye’nin medarı iftiharı yaşam mimarları kapatıverecekler bu DİNSEL SİMGENİN de önünü ardını, aynen çağdaş müşriklerin Kâbe-i Şerif-i firavunsal kulelerle sarıp sarmaladıkları gibi…

 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle