--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kimine Kavun, Kimine Kelek…

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Duvar edebiyatı faslından olacak, bir yerlerde gözüme çarpmıştı..  Zengin kısmı arabasını dağdan taştan aşırırken, fakiri düz yolunda şaşırırmış…

Aşırma ve şaşırma işlemleri tekil irade mahsülü değildir. Hayatın gerçekleriyle ilgili olup yarı masumane ve yarı ibrisane, bu duvar kompozisyonunun cebri pratiği olsa gerek…

Dört beş aydır ücretlerini alamayan Zonguldaklı madenciler, resmiyetin zengin tabiriyle, “yeraltını işgal ederek”, yoksul tabiriyle de canlı canlı kendilerini kara toprağın altına hapsederek, Türkiye ile aralarındaki irtibatı kesmişler…

Sermayedeki el titremesinden olacak, uzun süredir keselerinin para yüzü görmemesi sonucu ailecek yeterli beslenememenin ve günlerdir de gün ışığını görememenin hasıl ettiği güç kaybı neticesinde, mahpusların bir kısmı hastanelik olmuş…

Maden hapishanesinin dış kapısı önünde şimdi 112’den ambulanslar nöbet tutuyorlarmış. Aşağıda ağırlaşan olursa yüklenip tedavi mahallerine götürecekler…

Geçenlerde kas içerisine enjeksiyon amacıyla Şişli’deki Halide Edip Adıvar sağlık ocağına gitmiştik. Orada Kayıtlı olmadığımız için, yapılmadı ve kaydımızın bulunduğu ocağa gitmemiz emredildi.

Kaydımız, İstanbul normaline göre aynı şehrin iki saatlik yol ötesindeydi. Düz yolumuzu şaşırınca hemen oracıktaki Kolan hastanesine gidiverip iğne yaptırma ücreti onbeş lirayı  ödeyince, arabamızı da dağdan taştan aşırmış olduk… 

Yok zamanda bizim onbeş gaymenin başını yiyen kimdi ? Sanırız, ne şahsi hür irademiz ne de devletin bizi yüzgeri eden vazifeli doktoru…

Hiç kimse !…

Zira, devlete egemen aşiret, gelir dağılımı politikasını, kimine kavun kimine kelek taksimatına göre düzenlemişti. 

Bu itibarla kendilerini yer altı maden galerilerine hapsedenler de, bu düzenlemenin kurbanları olunca, hapishane kapısına ambulans tahsisi de muhtemeldir ki, bütçe harcamaları bakımından israfattan sayıla…

Geçenlerde durduk yerde bir hükümet değişikliğine gidildi. Sebebini biz bilemeyiz. Bilenler yukarıda bulunuyorlar ve onlar her işin doğrusunu yapıyorlar. Onbeş-yirmi gün yeni hükümetin meşru altyapı inşasıyla çalışıldı ve en sonunda   kuruldu…  

Programdı, devir teslimdi, bakanların kendi kadrolarını kurmalarıydı derken, bir o kadar zaman da avarakasnak işleyecekti. Ve sonra da hükümetin ilgili bakanı bu meseleye eğilecekti…

Ne var ki her gün, üçü beşi bulan patlama haberleri ve  değişik illerin şehidliklerinde yapılan defin merasimlerinin hasıl ettiği yeis, üzüntü ve karmaşa anaforunda bu mesele, basında önemini yitirip olmamış sayılınca, yer altı hapishanesi de gündemden düşüverdi…

Tam da bu kertede rikkate gelen kimi vatandaşların, mesela top koşturan futbolcuların sermayedeki el titremesinin maden işçilerinin insanlık onuru üzerindeki tahribatını kısmen de olsa tedaviye kalkışmaları, problemi resmi hafızadan silip kaldırdı. Zengin sermaye de böylece, arabasını beş kuruş harcamaksızın dağdan taştan aşırtıvermiş oldu…

Tanzimat hareketini sorsanız bizimkilerin “gâvurlaştırma hareketi” diyerek topluca buna karşı çıktıklarını görürsünüz. Aslında bunun Batının yabancı sermayesine güvence sağlayan bir hukuk darbesi oluşuna hiç bakılmaz. 

Bu arada; ilk ağızda yerli sanayi ve sermaye büyük kayıplara uğrayarak zarar görmüşse de, bu vahim durum İT döneminde tersyüz edilerek, köleleştirme politikası bu kez doğrudan emeğe yöneltildi. Bu yönelişin kötü örneklerinden en tazesi Soma’daki 301’lik son menfur madenci katliamıdır.

Haydarpaşa – Bağdat demiryolu işçileri greve giderler, istekleri hem yevmiyelerine zam hem de çalışma şartlarında iyileştirmeler. Ne Alman Elçiliği, ne finansör Doyçe Bank ne de Osmanlı hükümeti kulak asar, işçilere…

İstanbul atlı tramvay şirketi, Boğaz ve Marmara’da çalışan Şirketi Hayriye gemilerinde, Ereğli Zonguldak kömür madenlerinde, Adana pamuk fabrikalarında, Beykoz’da terzihane, deri ve ayakkabı sanayindeki işçiler sıra ile greve giderler ve hepsi de hükümetçe bastırılır. İşçi hareketleri şiddetle yasaklanarak, sağır müeyyideler uygulanmaya  konulur…

Kısadan gidersek diyebiliriz ki, günümüzün çalışma hayatındaki güvensizlikle emeğin değersiz bir metaya dönüştürülmesi, Osmanlı devrimizin günümüze sarkan kara miraslarındandır…

Utanalım da, utançtan ötürü saklamayalım…

Desek ki, iman ve küfür savaşının iman cephesindeki tebliğ şenliğine karşı, küfür cephesindeyse, geleceğin dünyevi statü kaybına yönelik korku ve endişe beklentileri yer almaktadır.

Ne dersiniz?...

 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle