--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kadro...

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Şevket Süreyya Aydemir, “İnkılap ve Kadro” isimli kitabına, “Milli kurtuluş” hareketleri üzerinden başlıyor. Üretim ilişkileri, üretim araçlarının mülkiyeti bakımından toplumun temel yapısını düzenlemektedir. “Din, ahlak, hukuk ve sanat gibi değer ve anlayışlar da bu temelin üzerinde hayat bulurlar” görüşüyle devam edip gidiyor…

1970’lerde satın aldığım bu kitabın 1932’deki ilk baskısından daha evvel pratik hayata atılan kadro harekâtı, bir bakıma hükümetin muhalefetsiz laik demokrasisine karşı bir muhalefet cephesi oluşturmuştu…

Devlet nezaretindeki kontrollü komünizmle uyumlu, sınırlı özel mülkiyet temelinde milliyetçi ve mesleki dayanışma karması bir proje …

Bu kadro, topluma önderlik edecek aydın bir tabakadır. Problemin hal çarelerini bilen kadro, günün meselelerini yeterince anlayamasa da, önderlerinin peşinden yürümeye alışkın yumuşak başlı kitlelere başarılı bir şekilde kılavuzluk edecek…

Bir anlamda, koyun sürüsüne bir koçbaşı…

Kadro, kişiler için mülkiyet hakkının sınırlı olmasını istiyordu. Bir otomobil sahibi olmuş isen, mesela, bir üçüncüsüne kadar uzanmamak kaydıyla en fazla, kendi sosyal çapına uygun bir ikincisine sahiplik de özgürlük gibi…

Kadrocuların, veraset vergisini, sınırlandırılmış özel mülkiyet rejimi için etkin bir araç olarak düşünüp düşünmediklerini bilmiyoruz…  

Kaba çerçevesiyle, komünizan fikirlerle otoriter-totaliter devlet sistemini, “tutarsa tutar” beklentisiyle mayalamak isteyen bir teori…

Mayalanmanın ardından doksan derecelik bir sağa kayışla, imtiyazsız sınıfsız toplumun tüm sınıflarını tarafsız devletin içinde birleştirecek!…

Kadrocular, imtiyazsız sınıfsız toplumun ekonomik ve sosyal meselelerini sınıflar ekseninde ele alıp incelemeye başladığında, komünistlik ithamıyla karşılaştılar… 

Kadronun mülkiyet hakkına sınırlama felsefesiyle hükümetin imtiyazsız sınıfsız kaynaşmışlık görüşü arasındaki bağlantı ne olursa olsun, Kemalist aydınların infialine rağmen kadrocular, 27 Mayıs ihtilaline kadar kamu işlerindeki etkinliklerini sürdüregeldiler…

Recep Peker’e göre ki, benim çocukluğumun başbakanıdır, devrimler zor kullanmayı gerekli kılardı. Devrimin zorla değiştirme felsefesi, ders olarak üniversitelerde okutulmaya başlandı…

Geri, kötü, haksız ve zararlı olan her şeyin yerinden sökülerek atılması ve bunların tekraren geriye gelmesini önlemek için baskı ve zor kullanılabilirdi…

Toplumun kadroculuktan etkilenen seçkinler kesimi,  okuma yazma yoksunu cahilleri, medeniyetten nasibini alamamış dedikleri halkı hor görüp aşağılamayı mecburi bir görev olarak üstlendi…   

Bu kadrocu atmosferin etkisiyle CHP, kendisini devlet ve milletle özdeşleştirdi. Partinin kendi iç teşkilatına özgü müfettişleri, birer kamu personeli sıfatıyla devlet işlerinin kontrol ve denetimiyle de yetkilendirildi…

Bir başka ifadesiyle, vali ve kaymakamlıklar aynı zamanda parti müfettişliğini de uhdelerine almaya başladılar.

Çok partili günlerin seçim kampanyalarının birindeydi, İstanbul’un küçümencik kısa boylu valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın, miting alanında partilerinin Genel Başkanı İnönü’ye İstanbul’u şöyle takdim edişi, hafızalarda unutulmaz bir iz bırakmıştı…

İşte paşam, İstanbul”…

CHP açısından ne acı talihsizliktir ki, o seçimlerde İstanbul, bu günlere dek, uçup kaçan bir kuş olup gitmiştir…

Komünizme açık görünümlü kadroculuk girişimi, projenin rafa kaldırılmasına rağmen, “sınırlandırılmış mülkiyet” görüşünün dışında CHP’yi bütünüyle kuşatınca, Şef de, partinin esas görüş ve iradesinin tek temsilcisi konumuna getirildi. 

Kişinin temel hak ve hürriyetlerinin, fikri ve politik haklarının en iyi ve yetkili savunucu, toplumun yerine ikame olunan, partinin bizatihi kendisi oldu…

Şimdi gelelim Kadro’nun inkılap anlayışına…

İnkılap kavramının, içinde bulunduğumuz durumun, yaşadığımız hadiselerin değerlendirme ve yorumlama şekli üzerinde dört bir cepheden gelerek kristalize netlikte belirlenmiş bir anlayışı yoktur…

Kimileri inkılabı, siyası rejime, anarşi, kanun dışılık, terör ve kısacası padişahlığa karşı demokrasi olarak algılar ve karşıtlarının müeyyideye tabi tutulmasını ister…

Bazıları da, birbirlerinin eksiklerini tamamlayıcı sıra takip eden değişim dalgaları olarak görüp tasvipkârlığını yapar.  

Eski Türkiye’nin inkılabıyla yeni Türkiye’nin inkılabı, siyasetin elindeki şemaya bakarsanız, mekanize yapılarında birbirlerinin benzerleri ise de, siyasetlerinde toplumun huzur ve topyekûn morali bakımından, birbirlerini nakzetmekteler…

Görünürde şimdilerin CHP’si de Kadroculuktan aldığı darbenin ağırlığından olacak, yenilerin inkılabına sonsuza dek vicdanında yer vermemeye yeminli. Yenilerin inkılabında padişahlık vehmediliyor. Laiklik gidecek, teokrasi gelecekmiş… “Niye acaba ?...” diye sorduğumda, felsefe ve felsefecileri referans alıyorum. Mesela Bertrand Russel”…

Diyor ki Russel, 

İnsanların tabiattan korkmaları, dinin ortaya çıkışındaki en önemli etkenlerden biridir. Dini oluşturan temel sebep korkudur ve insanlar bu korkudan kurtulmak için emniyetli bir liman olarak gördükleri dine sığınırlar… “Din, uygarlaşmamış toplumlardaki düzenin kaynağıdır”.

Öyle ya, madem ki din, korkuya karşı bir savunma-korunma aracıdır, ayrıca muhafazakâr düşünce ve muhafazakar politika da, demokratik laik cumhuriyet için açık bir tehlike teşkil etmektedir!

Bu durumda, CHP için, Russel’ci Kadro felsefesinin, sağlam kapı olarak işaret ettiği savunma ve koruyucu tutamak nedir?... Merak etmeye değmez mi?...

 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle