Haydi hayırlısı...
Osmanlı Devleti’nin külleri üzerinde ve kimilerine göre de yoktan var edilen(!) Yeni Türkiye, kurulduğunda her ne kadar yoksul idiyse de, halkı gibi hükümetiyle birlikte devletin uyguladığı kalkınma politikasındaki öncelikli amacı, kendini zenginleştirmek olduğu gibi, dönemin ölümcül can yakıcı şartlarından ötürü siyaseten, demokrasiden laf edilmesi de, hem gereksiz hem de zararlı addedildi...
Sümerbanklar, Etibanklar, çimento ve şeker sanayii, anayurdun dört baştan demir ağlarla örülmesi ve benzeri ticari ve sınai işletmelerden elde edilen gelir devletin birikim hanesine kaydediliyordu. Devletiyle birlikte ümmet olarak millet henüz yenilerde savaştan çıktığı için, ortalıkta ne od kalmıştı ne de ocak. Fiili, fiziki ve sosyal manzara böyle idi...
2. Dünya Harbi’nin yarattığı yokluk, darlık ve karaborsa fırsatlarından istifadeyle servet ve birikim sahibi olmaya başlayan özel kesimin kendisi için demokrasi talebine kalkışabilecek derecede güçleninceye kadar, istisnai bir realite olarak, kuruluş günlerindeki fakirliğine rağmen devlet, devlet adamları eliyle, anti-demokrat baskıcı karakterini sürdüregeldi...
Servet ehli özel kesim güçlenip de, baskıcı devletin laiklik politikasından müşteki halk yığınlarına yaptığı “yeter söz milletindir” sloganının kuyruğundaki “din hürriyeti” vaadiyle iktidara geldiğinde, oluşturduğu memnuniyetin karşılığı olarak, mülk ve servet bağlamında, devleti de zenginleştirdi. Devlet ise, zenginleştiği oranda politik merkezin antidemokratik baskıcı gücünü tahkimlerken, politikacıyı da, “mesleki ömrünün” ölümsüzlüğüne inandırdı...
•
AKP”nin, kendi partisinde mebusluğu üç dönemle sınırlaması, “mesleki ömrünün tükenmezliği” inancına kendini kaptıran politikacısının, servet ve zenginliğin devlette toplanması durumunda hukukun üstünlüğünün “olmazsa olmazı” demokrasiye, demokrasi adına takoz olabileceği öngörüsünden miydi ?...
Siyasi partiler arasındaki politik itiş kakışlı mücadelenin uçkuraltı bölgesine kadar inerek iğrençleşmesi de, satıla savıla tükenme kertesine getirilen kamu servetinin hiç değilse, son kırıntılarını olsun, paylaşma hırsından mıdır, ne dersiniz ?...
•
Şunun şurasında genel seçimlerin arefesine gelmiş bulunuyoruz. İktidara talip siyasetin kamu zenginliğimizin elde kalabilmiş son kırıntılarına karşı niyetine girebileceğini düşündüğümüz hesabının, Yüce Mevlamızın diliyle helal- haram, devletin laik diliyle meşru-gayri meşru”luğuna yönelik merakımızı, yukarıdaki son iki paragrafla ifadeye çalıştık...
“Örtülü” Devlet başkanları Tayyip Erdoğan, AKP’nin, Anayasa’yı değiştirerek Türkiye’yi örtüsüz başkanlık sistemine geçirebilmesi için dört yüzlük mebus çoğunluğunu karşılayabilecek “ikinci seçmen” oyuna muhtaçlığını her zaman ve zeminde tekrarlıyor...
Amma kitabiyata göre beri yandan da, milletin hak ve hukukunu koruma ve kollama misyonunu yüklenecek siyasetin, mebusluğu üç dönem ile sınırlamasını, politik gücün kamu serveti üzerinden abad olma yollarına takoz olarak düşünmüş ise eğer AKP, mütekait parlamenterleri için teşekkür babında bonservis olarak verebileceği en uygun etik belgedir, kol saatleri...
Daha fazlası, sakattır, sakata düşer...
Mesela, idare meclisi üyelikleri, çeşitli bakanlık ve genel müdürlüklerde müşavirliklerin yanında özel kesim-kamu ortaklıkların çeşitli kademelerinde post sahipliği gibisinden hediyelikler, muhammen getirisinin önceden tahmini imkânsız pahalı teşekkür plaketleri, üç dönem sınırının takozlukla ilişkisini muhal kılacağı için, AKP’nin dört yüzlük umuduna kar yağdırır.
Bizimkisi, sıradan, harcıalem basit bir düşüncedir amma, hayatın yaşanmış ve test edilen gerçeklerinden rafine edilmişidir de aynı zamanda...
Devletin mülkçe varsıl ve zengin dönemlerinde politik zeminin üst katmanlarında görev üstlenmişlerin vatan ve millete hizmet ihtirası, yoksul ve mülksüz dönemlerine kıyasen, daha fazla harlı ve ateşlidir...
Mesela, nesini özelleştireceksin ki, çulsuz devletin...
Önümüzdeki Haziran seçimleri için mebusluğa yönelik umulmadık ve görülmedik bir talep patlaması görüldü, niye acaba?...


