--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Gezen mi, yoksa yazan mı?...

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Türkiye, eskilerden kalmış bir hikayedir, kapalı bir toplum idi. Dışarıya karşı sağlam ve takviyeli, içe dönük tarafıyla, naif ve zarif… Bizlere de yaşayarak bir parça nasip olmuştu bu ikili yapımızın bizzat şahidi olmak… Cübbeli hoca, bilmiyoruz okuyarak mı malumat sahibi oldu bizlere özgü bu sosyal niteliğimizin, yoksa, tadı bizzat damağında takıldı da, kalanları mı aktarıyor, mütemadiyen… 

Yeniden yaratılmak için dış alemden bizlere ne zerkedilmişse, eğitim ve öğretim aracı olarak daima ve her zeminde, hep sinemayı kullandılar…

Avrupalı beyazlar Amerika’ya geliyor. Yerli halkın varlıklarına el koyuyorlar. Ahşap yapı tekniğiyle küçük ölçekli köycükler kuruluyor. Bir kilise, bir muhterem peder, bir düzenbaz şerif ve bir de, çift kanatlı kapıları bir tekme ile açılıveren meyhane...

Tabii bir de banka ile temel ihtiyaç maddelerinin alınıp satıldığı, bakkal dükkanı. Onların dilince, “General STORE”…

Türkiye kendi yağıyla kavrulup giderken denildi ki, 

Bu tarz-ı siyaset bizim şiarımıza ters düşer. Hem, kapalılık yoksulluk da getirir. Dışarıya açılalım”…

Açıldık açılmasına da, Kenan paşa, Demirel Baba’nın destekledikleri bu açılmanın hemen akabinden, evvela pazarın etiketleri “Dışa dönükleşiverdi”…

Mal ve hizmetlerde fiyatlar bakkalında, çakkalında, özelinde ve kamusunda aniden gavurlaşıverdiler. Mesela, Domadez 3,99 kuru soğan 2,49, barbunya fasulyası beş lira doksandokuz kuruş, gibi…

Neden erkekçe birer kuruş daha ilave ederek ar ve namusuyla müşterinin karşısına çıkılmaz da, hokkabazcasına, binde bir kuruşluk ucuzculuk ayağına yatılır?...

Cevabını bulabilir mi, Cübbeli hoca!…

Zaman zaman hep bunları düşünürüm, Geçen gün  İnönü’lü, Bayar ve Menderes’li günlerin kapalı çevresinde bizzat yaşadığım Kocamustafapaşa’daki Sümbülefendi Hazretlerini havasını koklamaya gitmiştim. Dönüşte gördüğüm bir dükkan tabelası “Yuh lan Allahsızlar” haykırışıyla beni yerimde hoplatıverdi…

Yanımdaki koltukta mektepli takımından elinde aynalı telefon bir genç, biraz da mizahperest bir ruh haliyle ürkerek, 

- “Hayrola amcabey, kafayı mı yedin yoksa, korkuttun valla” demez mi?

-Yok be delikanlı, şu Türkün, dükkanına, hem İstanbul’un özündeki ve hem de eski İstanbul gölgeliğindeki  dükkanına uygun gördüğü tabelaya bak. Bizi benliğimizden koparan emperyalizmin kazandığı bu zafer yaktı kavurdu beni…

- “Peki ne yazıyordu tabelada”?...

- TÜTÜN STORES!...

- “Boş ver be amca, bu adamcağız da şuracıkta helalinden iki lokma yesin gitsin”…

Aklı sıra bu Türk oğlu Türk!, Tekel bayii demek istemiş olacak yarı, Türkçe yarısı İngilizce… 

Bizim Akit okuyucuları bu tarz yazılarımızdan pek hoşlanmıyor. Amma bir de gerçek var. Eczacılar piri arı, her derde şifayap balını harmanlarken  hiç bir çiçeği, bok çiçeğini bile pas geçmiyor. Hepsinin rayihası, üsaresi ve etkisi farklı…

Atatürk de bizim tarihimizin sonunu tariflerken şu mealde konuşmuş. “Öyle bir an gelir ki, bakmışsınız yedi düvelin emperyalistleri bütün tersanelerinize girivermiş. Bunu gördüğünüzde ne yaparsınız?”…

Nasıl hareket edilmesini de konuşmasının başında kafalara çakıştırmış…

Tersane işgalleri evvela tütün ekimi yasaklarıyla başladı. Sonra yabancı sigara ithalatı serbestleştirilirken, yerli fabrikalar da dışarıya açıldı, özelleştirildi veya gavurlaştırıldı.

Şimdi sıra geldi köşe başlarındaki yerli esnaf büfelerine… 

Haydi bakalım, bana duyduğunuz öfkeleriniz ve kızgınlıklarınızla mutlu yaşamanın yollarına bakın…

İç bade sev güzel, varsa akl-ı şuurun,

Tersanelerine girilmiş, girilmemiş, senin ne umurun…

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle