Fatihçilik...
Molla Gürani, İstanbul Aksaray civarındaki Taşkasap bölgesinde bir mahale ismini vermiş din bilginidir. Kitaplara bakılırsa, Molla Gürani, Fatih Sultan Mehmed’in hocaları arasında yer alıyor...
Bursa’nın mahalli gazetelerinin birinde okuduğumuza göre. Topkapı Sarayı’nın gözdeleri arasında olup sultan sofrasının da demirbaş müdavimlerinden...
Bir gün karşılıklı oturmuş yemeklerini yerken Molla Gürani dilinden hiç düşürmediği duasını bir kez daha tekrarlar...
“Yarabbi, güç ver bana haramlardan perhizimi bozdurtma”...
Şehzade Fatih ise hemen yapıştırır;
Hocam, bilesin ki yediklerinin arasına haram da karışmış olabilir...
Molla, tebessümi bir gülümsemeyle;
Önümdekilerin helalinden olduğuna inanırım...
Sultan Mehmet, hocasıyla giriştiği sofrabaşı sohbetinin estetiki zevki adına bir punduna getirip tepsideki ortaklaşa kaşıkladıkları tabağı yarım tur çevirip devam eder...
İyi de hocam. Ben tabağı yarım tur çevirdim senin önündekiler bana geldi, benim önümdekilerden sen de yemiş oldun, ne dersin?
Cevap Molla Gürani’nin dudakları arasından aynı neşeyle dökülüverir...
Senin kendi önünde haram kalmadığı ve benim önümdeki helaller de tükendiğinden, eski tarz devam etmek için sahanı çeviriverdin. Seni gidi yaramaz çocuk seni...
Tabii bu sohbet günümüzün Türkçesiyle aynen bu şekildeki kelime dizisine benzemese de, hocasıyla talebesi arasındaki bu pehlivan güreşi, edep çizgisi üzerinde sürüp gitmiş...
¥
Ellili yıllardaydı, o günlere dek epeyi yol almış bulunan ayrımcılık, İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü kutlama düşüncesi üzerinde de kendini belli edivermişti. Bayar Menderes ekolü şaşaalı bir merasim ve şenliklerden bahsederken, İsmet paşa cephesi “Olmaz” çekerek, ayrışma fideliğini sulamıştı. Orta mektep talebesiydim, hatırlarım...
CHP’nin borusu öttüğünden kutlamalar da sönük geçti..
Hayat bu işte, her şey fani ve sonlu, bir tek İrade-i Külliye’nin sahibi Hz. Allah-ü Azimüşşan hariç...
Hikmet-i Hüda, bir Erbakan beliriverdi “Yeniden Büyük Türkiye” sevdasıyla, yurtta cihanda sulh patikasında...
Sulh amma ne ile ve nasıl?..
Hoca’nın sulh için düşmanın silahıyla silahlanma politikasını, “onbin tank onbin top” zevzekliğiyle sulandırmaya kalkıştılar. Bugünün iftihar vesilesi sayılan fırtına obüsleri, dünyada eşi benzerinin bulunmadığı söylenilen otomatik piyade tüfekleri Erbakan’ın Aselsan üzerinden millete bıraktığı kutsal mirasları arasındadır...
Erbakanlı günlerde başlamıştı, dalgacı dubaracı ayyaşların olanca itiraz ve terbiyesizliklerine karşın, kara toprak üzerinden kızaklarla Haliç’e kalyon indirme şenlikleri...
Fatih Sultan Mehmet yeniden dünyaya geldi. Cennetmekan idi. Çağ açıp çağ kapatmıştı. Peygamberimiz Efendimiz tarafından kutsanmıştı. Ayasofya’yı vakfiye konumuna getirip ibadetleri için Müslümanların hizmetine sunmuştu...
Bütün bunların yanında, o bir hukuk sever, adalet aşığı Müslüman bir devlet başkanıydı...
¥
Costantinoble’nın İstanbul’laştırılması hareketinde Fatih Sultan Mehmet, Molla Gürani hazretleriyle birliktedir. Fatih, hocasını fetih sonrasında iki kez Bursa kadılığıyla görevlendirir. Bu ikilinin ne biri ne de diğeri adalet çizgisinden asla inhiraf etmezler.
Fatih’in bir fermanını, açıkça Şeriata mugayir olduğu gerekçesiyle yırtıp atınca, eee bu da cancağızım, devlet başkanı imparator Sultan Fatih değil mi, hocasını görevinden azlediverir...
¥
Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında başlayan ayırımcılık, mesela Yakup Kadri’nin Yaban’ında öz ruhunu sergilediği ayırımcılık, her alana dal budak saldığından, toplum iki ana parçaya bölündü...
Bir yanda Atatürk, diğer alanda da Fatih Sultan Mehmet.
Atatürkçüler ve Fatihçiler...
Ayrışan bölümlerin kendilerine has başkanlıklarında yer alan politik mareşallerle, serasker, kazaskerler yer alıyor. Ve de bunların ayrı ayrı alt katmanları...
Ne çare, şimdilerde hukuktan laf edilmesi, her iki bölümdeki yerleşik elitlerin ödlerini koparıyor...
İktidarın her el değişiminde politik ve ekonomik elit, kendi kurguladığı hukukuyla sıralı ve karşılıklı olarak kendi zenginini oluşturmaya koyulunca, mülkün temeli adalet de, yontula yontula yongalığa dönüşüyor...


