Farkımız….
Bir gazete haberinden sadece iki satırcık…
“Almanya, kritik şirketlerin yabancılara satılmasını engellemek için şartları ağırlaştırdı…”
Almanya hükümeti, stratejik önem taşıyan şirketlerin AB dışından yatırımcılara satılmasını engellemek için daha sıkı yeni kurallar getirdi. Almanya son dönemde Alman uzmanlığını elde edebilmek için bu yola başvuran Çin şirketlerinin çoğalmasından kaygılı imişşş…
•
Giyim kuşam modası kısa ömürlüdür. Sezon başında moda renklerden kesilip biçilen kadın giyecekleri, henüz mevsimi geçmeden bir de bakarsınız ki, demode oluvermiş…
Biraz yanlış hesapla yola çıkan kimi aç gözlü imalatçı veya perakendeciler, tahminlerin üzerinde mal stokladıklarında, yanlış hesaplarının taa Bağdat’lardan geri dönüşüyle karşılaşırlar. Bunları düşünen hesap kitap sahibi entari fistancıları, hazırladıkları yeni modellerini vaktinden evvel vitrine de çıkartmazlar, rakipleri kopyalamasın diye…
Aklı başında Almanların yaptıkları da bundan farklı bir şey değil.
•
1838 Osmanlı İngiliz Ticaret Anlaşması ve ardından gelen Tanzimatlar, İngilizlerin zorlamasıyla yapılmıştı. Osmanlı’nın savaş gücünü oluşturan tımarlı sipahilerin harekât için sarı alarmda emre hazır halde bulundurdukları savaş güçleri yer yer nal ve mıh krizinden ötürü görevlerini yapamaz hale düştüler…
İngilizlerle yapılan Baltalimanı Anlaşması, iki ülke arasındaki ticari ilişkileri serbestleştirince, İngiltere’den ithal edilen at nalı ve mıh fiyatlarındaki ucuzluk, Anadolu’daki demirci ocaklarının ateşini söndürmüştü...
Günümüzün Almanları da haklı. İstemiyorlar kendi ülkelerindeki ocaklar dumandan kesilsin ve istemiyorlar, stratejik sanayii güç ve kuvvetten düşsün ve sonra da rakipleri karşısında boynu bükük kalsınlar…
•
Meşrutiyetler denildi. Cumhuriyet denildi. Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan bağımsız mahkemeler denildi. Halkın kendi kendisinin idaresi, medeniyet ve çağdaşlık denildi ve denilmedik hiçbir şeyin kalmamasına rağmen bir türlü adam olamadığımız ve muhtemelen olamama ihtimali de, net olarak açığa çıktı…
Restorasyonun başlarında İngiliz Muhipleri denilen bir baş belası peydahlandı. Akabinden veya öncesinden mandacılar boy gösterdi. Hepsinin ağızlarının payı verildikten sonra İzmir Marşı, Milli Marş ve Dağ Başını derken, birinci, ikinci ve üçüncü darbelerin peşi peşine zuhur etmesine rağmen, görüldü ki, hâlâ adam olamamışız.
•
Mandacılıkta metod değişikliğine gidildi.
Derviş’i buraya getirdik. O da gelirken, onbeş kanunu sırtına yüklenerek geldi oturdu.
Hani millet, kendi kanunlarını bizatihi kendisi yapar idi. Bizim adımıza “Bizim çocuklar” yapıvermiş…
Kamu bankalarının satılmasına, alıcısının yerli yabancı bila tefrik özelleştirilmesine, Türklük adına söz verdirildi…
•
Almanlar, yabancılar gelsin stratejik tesislerini satın alıp kendi memleketlerine götürsün ya da, kendi hesaplarına Almanya’da çalıştırsınlar, istemiyorlarmış...
Kamu bankalarımızın bir kısmı “kontrollü görev zararlarından” battılar. Bataklar satılıp, savularak özelleştirildiler. Bir kısmı da res’en bitpazarına çıkarılarak satıldı…
Kazıkları da hep, işçilerle memurlara sokuldu…
Elimizde kaldı birkaç tane, onlar da koçbaşı niteliğinde olanlar. Hazırlıkları yapıldı ve satılarak özelleştirilmelerine karar verildi…
Ne var ki Danıştay, bunlardaki kamu paylarının ekstra özellikleri itibariyle satılmalarına takoz koydu. Şimdi Başbakanlık, bu takozu kaldırıp satış işlemlerini tamamlayabilmek için, Danıştay 13. Daire’nin bu kararına karşı itiraza hazırlanıyor…
Ha bu arada, haberleşme ve iletişim ağları da çoktan var ki, yabancıların kontrol ve denetiminde. Cep telefoncularımız, televizyonlarımız ve radyolarımız (“mız” takısıyle bizimmiş gibi gösterdiğimize bakmayınız), zaten yıllardır yabancıların kontrol ve denetiminde…
Ah bu kıçı yamuk dünya, ah. Bu Alamanlar kadar bile olamadık, bizi oldurmadın ya. Direğin yıkılaydı…


