Elektronik bonzai...
Bir zamanlar ülkemizde karne dönemi yaşandı. Cumhuriyet’li yılların birinci karne dönemini İsmet paşalı yıllarda yaşadık. Yaşı biraz elli’nin üzerinde olanlar bu dönemin acısı ve tatlısıyla mayalandılar...
Birinci karne dönemi, dünya şartlarının kaçınılamaz bir gerçeği idi. İkinci Dünya Savaşı’nın global ekonomi üzerinde yarattığı krizler sonucu diğerleri gibi Türkiye’de de temel gıda maddelerinin kıtlığı başladı. Devir İnönü devri idi, devletin toprak mahsülleri depolarında kıtlık günleri düşünülerek stoklanmış hububat, pencerelerden içeriye üşüşen kara kargalar tarafından dibine darı ekilence, iaşe bürolarından istihkak belgeleri dağıtılmaya başlandı...
Hırsıza el kesme cezasının pek vahşiyane görüldüğü dönemin hukuk düzeni, kara kargaların gagasını kıramadığı için ceza, sabi sübyanından piri fanilerine kadar milletin bütününe kesildi...
İkinci karne dönemini Ecevit’li günlerde yaşadık. İsmet paşa gibi Ecevit de ister miydi ki millet, ihtiyacı olan yarım kilocuk kıymayı, sıraya girdiği dağıtım merkezleri önünde saatlerce bekledikten sonra alabilsin, ya da eli boş boynu bükük evine geri dönsün...
Ayda yirmi litre benzin. Koklar mısın yakar mısın. Özel otomobille korsan taksicilik yaptığım günlerdi o günler. Zayiinden yedeklediğim üç dört adet ekstra benzin kartları sayesinde o buhranlı günlerden pek fazla yara almadık. Sahtekarlıksa sahtekarlıktı, bizimkisi de bu kadardı...
•
Çevreme bakıyorum da, gördüğüm manzarayı yeni bir karneli günlerin eşiği gibi algılıyorum. Veyahut, memleketimin insanı bugünden yarına umutlarını tüketmiş. Kıtlık, yokluk, yoksulluk, kimse kimsenin elindeki yaraya merhem olur kıskançlığıyla işemiyor. Açlık ve sefalet kara bulut misali üzerimize çökmüş, nefes almak imkansız...
Amma beri yandan fırınlar faal, AVM’lerde ne istersen var. Hepimizin ayaklarında ucuz pahalı mevsimlik pabuçlar, orta ve ilk mektep talebelerinin dudaklarında sigara ellerinde de akıllı telefonlar. Demek ki hepimiz için keyifler kekahhh...
Peki, öyle ise, nasıl oluyor da gördüğüm bu mutlu kalabalığın şen şakraklığını yeni bir karneli günlerin habercisiymiş gibi yorumluyorum...
Söktüm söktüm, en sonunda...
•
Otobüste yanımda, elinde akıllı telefonla bir adam. Tuşlara dokundukça ekranda birbirlerinden farklı iskambil kağıtlarının biri gidiyor biri geliyor. Adam kendini kaptırmış, dünya yansa haberi olmayacak...
Selam verip kendisini uyandırdıktan sonra;
- Narkotik bonzai’den sonra şimdi de elektronik bonzai bizleri kendine tutsak etti. Hemen herkesde bu hal...
- “Evet öyle de amca bey, yapacak başka da bir şey kalmadı. Can sıkıntısından işte. Vakit geçsin diye”...
•
Vatandaş, ne radyo ne de televizyon seyredip dinliyormuş. Siyasetin de kendine has beşeri nezaket kuralları olmalı. Sevgi saygı hak getire. Politikacılar şeytanın dahi akledip vaadinde bulunamayacağı işleri peşi peşine sıralayıp halktan destek istiyorlar. Bankalardaki yabancı ağırlığının yüzde elliyi aşmış olması yetmezmiş gibi, durduk yerde Türkiye’nin bir başka bankasını da bu kez, Çinliler aldı...
“Ülkenin acı gerçeklerine kafayı takıp memleket için kendini helak edeceğine, elindeki bonzai ile emniyetli sularda kulaç atıp vakit öldürüyormuş”...
Elektronik bonzai tutkunu... Her yerde bonzai, her yerde kumar ve havaiyat...
•
Hak verdim adamcağıza...
Sanıyor musunuz ki, geleceğin dindar nesli bu ahlaki çöküntülere kafayı takacak...
Kimi örnek alacak. At sahibine göre kişnerken küçükler de büyüklerini örnek alırmış. Büyüklerin hali ise ortada...
İnsanlar ve onların müesseseleriyle partileri, küçük iken güzelliğin simgesini oluştururlar. Amma ne çare, büyüdüklerinde de, maden yorgunluğuyla güzelliklerini yitirirler...
Mücahitliğin mütahitliğe çevrilişindeki örnek gibi...


