--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Devlet, çapul, vs, vs...

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Devlet denilen organize gücün iki önemli görevi vardır. Mülkün temelini korumak ki, ancak adil olabildiğinde bihakkın yerine getirebilir bu görevini. Diğeri de, toplumun dünden yarına emniyetini sağlamak…

Devlet, bu görevlerinin ifasında kendini yetkilendiren topluma duyduğu ve duyacağı medyunu şükranlık borcundan millete bahsetmemesinin yanında bahsettirmediğinde çeteleşeceği gibi, bu durumda kendisine “çapulcu” denilmesi de yerinde olur…

Vita ve Sana margarinleri 40’lı yılların sonlarına doğru zeytinyağı ve sadeyağın yükseklerde uçuşan fiyatına erişemeyen yerli halk için yabancı pazarcılar eliyle bakkalda boy göstermişti. Dünya alem ilim mahreçleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de de ayrıca kutsanarak tavsiye edilmiştir, “ Zeytin”…

Ne acıdır, ne çeteleşmedir ki, Allah’ımızın bertahsis zeytin tarımı için kullarına lütfeylediği toprağımız, Allah düşmanı bir kısım sağcılar tarafından “zeytininden” temizlenerek betonla kirletildiler…

Bürokrasi ve siyaset fayda zarar analizi yapmaksızın, yapılanlara da itibar etmeksizin mahalli ve merkezi devlet gücü kimlikleriyle, milletten aldıkları yetkilerle çıkardıkları çeşitli kanun ve mevzuat hükümlerine dayanarak ülkemizin henüz gıda krizine düşmemiş sağlı sollu varsıllarına, sahil bendlerimizdeki zeytin ağacı katliamını teşviklediler…

İstanbul-İzmir Körfez köprülü otoyol inşaatında, aralarında Manisa bölgesindeki bin yıllık tabiat harikaları da bulunan yüzbinlerce zeytin ağacı köklerinden kopartılarak katledildi…

Bir tek çapulcunun ortaya fırlayıp da, inşaat mahallerindeki bu katliamlara ses çıkardığı görülmedi…

Neden ?...

Evvela, kuvvetlerin fiilen tevhid edilmişliğinden, sonrası da şöyle; 

Resmi kitabiyatında yok sayılmasına rağmen ülkemizde fiilen mevcut sınıfların kendi partileriyle iktidara gelerek egemenlik hakkını kullanması yasaklanmış. Ne var ki iktidarın siyaseten bir sınıfın eline verilmesiyle, herhangi bir sınıfın kendini örtüleyerek meşru yoldan iktidara gelip egemenlik hakkını kullanmasına mani olmak da mümkün değil…

Mesela kendimize bakalım. Egemenliğin doğrudan doğruya halka-millete ait olduğu yazılıp söylense de, köylüsüyle kentlisinin müşterek haklarını oluşturan egemenlik hakkını vekaleten de olsa fiilen kullanan sınıfın, sermaye sınıfı olduğu apaçık bir gerçek değil midir?...

İstanbul-İzmir arasını karadan üçbuçuk saate indirmenin bir hizmet ve toplumun bir kesimine fayda oluşturacağına laf yok. Lakin bu fayda ve hizmetin sosyal maliyeti ne kaaa !…

Düşünerek dikkate alan var mı ?…

Zeytin ülkesinde zeytinyağı yirmibeş liradan başlıyor. Egemenliğin, esas teşkilat kitabında sahibi gözüken halk çoğunluğu, sıvı yağ ihtiyacını pazardaki terkiplerle karşılıyor. Terkiplerdeki nisbi ağırlıksa, Güneydoğu Asya’dan ithal PALM yağlarında…

Oysa palmiye yağı, kalp ve damarın en azılı düşmanı…

Palm yağı ağırlıklı yemeklik karma mutfak yağlarını bu ülkenin fukarasına temel gıda olarak sunanlar ise, bürokrasi ve siyaset işbirliğinin himayesinde zeytinliklerde inşa edilen akıllı konutlarda… 

Gezi olaylarında bir takım ağaçların kökten koparılma veya derin budamaya tabi tutulmasını protesto bahanesiyle hakperestlik gösterisine kalkışanların iddialarındaki “lehdar kesim”, gerçekten ileri boyutlara varmış çevre kirliliğinden bunalıma düşen İstanbul halkı olsaydı, merkeziyle ve mahallisiyle devlet dediğimiz organize güç, ayaklanan bu kalabalıkları “çapulculukla” tavsif eder miydi ?..

Buyrun cevabına…

Gezi”nin potansiyel hamulesi, iktidarı değiştirmeye kalkışmanın yanında, hesap kitaba sığmayacak, tüketilemeyecek denli büyük bir rant deposuydu, perdenin gerisindekiler yönünden. Bu depoya el koymak isteyenler, uluslararası emperyalist sermaye ile onların Türkiye’deki işbirlikçi gayri milli yerli ortakları. Kullanılan paramiliter güç ise, aynı felsefe çizgisinin muhafazakarlıkla ünsiyeti bulunmayan ve okumuşundan modern cahiline kadar toplumun her alanına uzanmış güruh idi ki, bu kalabalıklar, egemenlik yetkisini kullanan siyasetçe “Çapulcu” olarak tavsif edildiler…

Gelelim “yavru gezi”ye…

İstanbul-İzmir hattındaki ağaç katliamlarından zarar görenler, Yalova-Orhangazi’den Güney ve Batı Marmara ile Manisa hattındaki birbirlerinden bağımsız toprak sahipleri. Ve yanlarında da mutfaklarında sıvı yağ kullanan halk çoğunluğu. Buna karşılık fayda zarar analizine göre katliamın lehdarıysa, sahil bendlerde yerleşik ultra lüks hayat süren varsıllar ki, bunlar da çoğunlukla muhafazakarlıkla pek ilişiği bulunmayan liberaller. Bir başka ifadesiyle yerleşik iktidarın karşıtları. Mağdurlar bölük pörçük tekil aileler olup seslerini çıkaramadıklarından, “Yavru gezi” düzeneğine de bunlarca gerek duyulmadı…

Artvin ve Artvinliler, İstanbul-İzmir hattına nisbet toprak ve üretim değerleri itibariyle küçük bir alan ve buradaki tahribattan zarar görecek insanlar da, topluca bir arada yaşayan hemşehriler. Dolayısıyla potansiyel tahribat ve geleceğin perişanlığına karşı hep birlikte yirmi yıldır sürdürdükleri direnmeyi, tahribat girişiminin hukuk dışı başlangıç emareleri görünür görünmez, bu kez yüksek sesle haricileri aralarına sokmaksızın sadece kendileri yeniden canlandırdılar…

Uluslararası emperyalist sermaye ve anti-muhafazakar yerli liberal işbirlikçilerinin gökte aradıkları fırsat yerde ayaklarının altında aniden beliriverdi. Çok cüz’i bir azınlık halinde bunların paramiliter yardakçıları, mahalli halka destek amacıymış görüntüsü altında Artvin’de ispat-ı vücud eylediler…

Artvinli, yolundan ve çizgisinden sapmaksızın hukuka sığındı. Hukuk da gürültü patırtıya pabuç bırakmaksızın neticeyi nihai hukuka bıraktı. Devlet başkanları Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı “yavru gezi” etiketi de arafta asılı kaldı…

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle