Çizmenin boyunu aşmak…
Devletler ve hükümetlerin kamu yönetiminde yapacakları, yapabilecekleri görev ve yetkileri; emniyeti sağlamak, yoldan çıkmışları hizaya çekerek ehlileştirmekle sınırlandırılmıştı…
Devlet; hapishane açar, mahkemeleri çalıştırır ve sadece asker beslemeliymiş. Çarşıya pazara da karışamaz…
Uluslarötesi global sermaye, böyle buyurmuştu…
•
Gerçi Türkiye’de devletin pazarda açılmış ve halen faal olan tezgahları yok değil. Su ve kanalizasyon altyapı şebekeleriyle uğraştığı, köprüler kurup yol inşaatlarına giriştiği bir vakıa…
Amma, kanalizasyon şebekelerine el atıyorsa da, bunların üzerinde hizmet üretecek abdeshaneyle memişhane işletmelerine kadar pazarın derinliklerine inmekten de şiddetle kaçınıyor…
Oysa modern helalar inşa eder, giriş çıkışları turnikeye bağlar, özel sektörle rekabete girişerek tıkır tıkır para kesebilirdi. Ne çare, Milton Friedman, mahallin ve merkezin kamu kurumlarına yasaklamıştı bu hizmetleri…
Çorbacılıktan bile el çektirttiler, devlete!…
•
Bursa Belediyesi ise, Türkiye’de de uygulamaya konulan bu yasağa rağmen, yeni sağ ideolojinin kendine bağladığı liberal muhafazakarlığa çizdiği sınırları aşarak, çizmeden yukarıya çıkmaya pek hevesli görünüyor…
Allah hayretsin….
Ekmeğin, halkın temel gıda maddesini oluşturmasından olsa gerek, hemen hemen tüm belediyeler fırın işletmecisi olup çıktılar. Yeni liberalizm, ya da yeni sağın egemen güçlerinin, ekmeği takiben peynirden zeytine, sütten yumurtaya derken kamu sermayesinin, Bursa Belediyesi gibi çizmeden yukarı çıkmasını anlayışla karşılayacakları şüpheli…
Bursa, her ne kadar bir sanayi şehrine dönüşerek eski güzelliği ile tarihi değerini kaybediyor olsa da, nüfus kesafetini sürekli artırıyor. Geçim peşindeki halka yönelik ticari hayat ağırlıkla gıda sektörü üzerinde yoğunlaşıyor. Şehrin ayran yoğurt, süt ve peynirdeki pazar payını kartervari işbirliğiyle aralarında bölüşen mandıra sermayesi, ister mi ki, belediyeler de gelip aynı sofraya otursunlar?...
•
Kayhan’daki Bedreddin Camii’ne karşı evimizden kalkıp Setbaşı’ndaki şimdiki Belediye Kütüphanesi’ne komşu Devrengeç suyundan küçücük şişemi doldurup evimize götürürdüm. Dedemi hayatında su içmekten kesip çay tiryakiliğine bağlayan sır da, Devrengeç suyunun nefasetindeydi…
Şimdi bilmiyorum Devrengeç suyu kurudu mu? Kurumuş ve kurutulmuş ise, Allah’ın toprağa ve kullarına bedelsiz armağanı Uludağ sularının da yine sermaye imparatorluğunun kartervari işbirliğiyle kaynaklarına el konulmuşluğundandır…
Yerli ve yabancı sermaye, elbirliğiyle Uludağ’ı şişeleyip poşetleyerek, ova toprağının hakkını gaspetti. Sanayici de ovanın dibini vantuzlayarak yer altı sularını emerek bitirince, Yeşil Bursa Ovası çölleşmeye başladı…
Şimdi Bursa Büyükşehir Belediyesi de, Uludağ eteklerinde bölgenin hacmen en büyük kapasiteli su şişeleme FABRİKASINI kuruyor…
Dağda bugünlere dek bakir kalabilmiş son kaynakları da, pazara o çıkaracak…
•
Zaman zaman ABD’deki haber sitelerini dolaşıyorum. Masalarında yer alan uzmanların bila istisna hepsi, şişelenmiş sulara el sürülmemesini, önemine binaen ŞİDDETLE tavsiye ediyorlar…
Nerede olunursa olunsun, içilebilecek tek su,
TAP WATER imiş…
Yani öz Türkçesi ve öz Bursa ağzıyla,
BUSKİ’nin musluklarından akan güvenilebilir
Musluk suyu, çeşme suyu…
Vah anam vah!…


