Büyümek...
Büyümek isteyen tasarrufta bulunmalıymış. Tasarruf da israftan kaçınmaya bağlı imiş...
Elimizde bir miktar edilgen sermaye var. Onu uyutan ya da uyandıran etken güç tasarruftur. Tasarruf etken olduğu gibi, aynı zamanda edilgendir de. Paranın ittire kaktıra şeklini değiştiren tasarruftur... Görülüyor ki, fikri veya fiziki her madde veya hal ve durum, etken olduğu kadar edilgendir de...
Vehbi Kara beyefendi derler ki, “Devlet büyümek için üretimi arttırmak zorundadır. Üretim için altyapı yatırımları gerekir. Bunun için ya borçlanarak bulduğun ya da tasarruf ettiğin parayı buraya harcayacaksın”...
¥
Borçlanacaksan unutma ki, 27 Mayıs’tan 28 Şubat’lara kadar ne ihtilaller, darbeler ve darağaçları meydan bulmuşsa, bunların cümlesi edilgen bir hadise olup etkenliğindeki gücüyse borçlanmadır ve hepsine şamil bir önceki etkeni de israftır.
Vehbi Bey derler ki, “Cenabı Allah yiyip içmeyi serbest kılmış, israfı da yasaklamıştır. Yediğimizde içtiğimizde lükse kaçmazsak israf etmemiş oluruz. En önemli tasarruf kaynağı da israf etmemektir”...
Demek ki israftan kaçınırsan, önünüz aydınlık, geleceğiniz de parlak...
Doğrudur ve öyledir de...
¥
Buradaki hendesi mantık her ne kadar doğru ve isabetli ise de, bu mantığın tekeri taşlı olup, yanlış hesabı da geri döndüren bir Bağdat gerçeği var. Bu gerçeğin en olgun, en sivri ve daha öteleri bulunmayan en son noktasından başlayalım.
Aralarında Türkiye ve Türklerin de yer aldıkları dünya insanlık alemi, Allah’ın ipini bırakmış ve boynundaki tasmayı şeytanın eline teslim etmiştir...
Sıra sıra hükümetler kuruluyor, ya da eskisi bıktırdığından asker gelip yenisini kurduruyor. Her yeni gelen, eskisine “tuu kaka” çektikten sonra başlıyor klasik okumaya. Yeni yatırımlar yapılacak, insanlar kitleler halinde çalışmaya başlayacak. Üretim artınca geçim derdi de azalacak. Falan filan...
Müteşebbisler, Müslüman bankalarına iş teklifinde bulunmuşlar: Üç adet devasa mobilya fabrikası kurulacak. Ve kurdular da. Ürünlerinin satılması lazım, ve sattılar da...
Müslüman bankaları, piyasadaki ortaklarıyla birlikte çok ucuzundan ve onbeş yıl garantili beyaz eşya fabrikası kurdular. Üretim ve satış da başladı bile. Devlet destek verdi, çok düşük fiyatla yatak yorgan üretilmeye başlandı. Bunların da satılmaları gerek. Satılamayınca elde kalır ve fabrikalardaki işçiler de sokağa atılır...
O zaman satılması, ne şekilde olursa olsun, satılması. Aksi halde felaket...
Satılınca yenileri üretilir ve onlar da satılır tüketilir satılır, tüketilir. İyi amma bunların hammaddesi gökten zembille inmiyor. Çevre kirlenir, sular tükenir. Başka çare yok...
Peki sonra, hastalıklar da artınca gerçek kafalara dank ettiğinde tasarrufun alarm zilleri çalmaya başlar...
¥
Tüketim krizleri piyasanın en belalı riskidir. Üretilen bir malı alan yoksa, satan için anasına küfredilir. Bir Müslüman dükkancı günlük olarak sattığı sabunun miktarınca keyiflenir. Amma sabun da yenmez ki, onu sattıran reklamcıdır. Reklamcının işi tüketicinin idrakine girip vatandaşa sabun üzerine sabun aldırtmak. Diş macunu da ha keza. Leblebi cesametindeki macun yeterli olurken reklamcı diş temizliğinde, fırçaya bakla boyutunda macun yükletir...
Kısacası, hayat, israfla şenlenir, kişilikler ve statüler israftaki ağırlıkla değer kazanır, israfsız hayat, ne Müslümanlısına tad verir, ne de istavrozlusuna...
¥
Çıkınız şöyle bir dışarıya, otobüs duraklarına. Mevsim ne olursa olsun herkesin ayağındaki pabuçlar, o mevsim alınmıştır ve ilk kez giyiliyor. Geçen mevsimin giyilebilirliği üzerindekiler atılmış, ayaklara yenileri geçirilmiştir. Sizler ve bizler üst-baş, giyim-kuşam levazımatında tasarrufa kalkışırsak, konfeksiyoncularla birlikte kumaş üreticileri, dokuma işçileri mahvolur. Ayakkabı sanayii de çöker...
Hocaefendi hem de büyük bir cemaatin tepe noktalarından muhterem bir zat...
Evleri var, biri cemaat meydanında bir diğeri de İstanbul Karadeniz kıyılarında. Yetmemiş, bir de Silivri’ye doğru yol almış...
Yüzme havuzsuz olanını, hele bu çağda, ne yapsınmış?...


