Başkanlık mı parlamenterizm mi?...
Elit takımı, Türkiye’nin iki büyük tehlikeyle karşı karşıya olduğu iddiasındaydı. Birisi komünizm tehlikesi diğeri de Şeriat idi. Oldum olası durumumuz kötü ve bunun da sebebi, anayasa ile uygulayıcılarıydı ve bu anayasayla hiç bir yere gidilemezdi....
Parlamenterizmin, Meclis ve hükümeti yargı organına tabi hale getirip hakimler hükümeti oluşturmasının; Meclisin de yetki gaspıyla, 27 Mayıs ihtilalinin gerekçesinde gösterildiği gibi, yargı yetkisini kullanmaya kalkışmasının yarattığı krizleri hep yaşamıştık....
Nisbi seçim sistemi, Meclis’te istikrarsızlık yaratıyordu. Anayasa da, Cumhurbaşkanına bu istikrarsızlığı önleyici irade yetkisini tanımıyordu. Oysa Türkiye’nin yeniden şahlanarak düşmanlarını ezmesi için Cumhurbaşkanının her türlü istikrarsızlığı önleyici irade beyanına sahip kılınması gerekirdi. Bunun da tek formülü olarak başkanlık sistemi gösteriliyordu...
Tartışmalar bu minval üzre uzayıp gidiyordu...
*
Başkan, iki türlü seçim sistemiyle halk tarafından seçilecek. Herhangi bir kriz zuhurunda seçimlerin yenilenmesini emredecek. 27 Mayıs’ı takiben halka kabul ettirilen 61 anayasasının şeklen ikinci meclisini, (senatosu) andıran ve kendisine tabi olarak çalışacak, amma genel kurulda oy hakkı bulunmayacak Cumhuriyet Divanı’nın üyelerini bizzat kendisi tesbit edecek...
Bunlar yetmediğinden; mahalli yönetimler, üniversiteler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, bir ihtimal işçi sendikalarıyla konfederasyon genel başkanlarını da, gerektiğinde doğrudan kendisi seçerek denetimi altında tutacak, kamu menfaatine hadim dernek ve cemiyetler üzerinde denetim yetkisi bulunacak, ve TRT’yi de zabt-u rapt altına alacak...
Hükümete, Yüksek Hakimler Kuruluna, Üniversiteler Kuruluna başkanlık edecek ve olağanüstü zamanlarda seçimle işbaşına gelmiş bir diktatör yetkileriyle donatılmayacaksa da, memleket için her tedbiri tek başına emirnamelerle alacak, bakanları ve başbakanları tayin ve azil yetkisine sahip olacak...
Emirnameleri yargı denetimine tabi olmayacak. Özel af yetkisinin yanında genel af yetkisine de sahip Başkan, yedi yıl için iki türlü bir seçim sistemiyle halk tarafından seçilecek...
*
12 Eylül’lün Evren paşası da, başkanlık sistemi için önerilen bu formüllere benzer bir yoldan gelerek, doğrudan halk tarafından seçilmiş gibi, başkanlık koltuğuna oturmuştu. Evren’i başkanlığa yerleştiren sistemin tek farkı, iki türlü seçim yerine, referanduma çalan bir oylamayla anayasanın kabul şartına bağlı ve tek atımlık oluşuydu...
Üniversite rektörlerini, üniversitelerin kendi bünyelerinde yaptıkları derecelendirmelere itibar etmeksizin, kendi kriterlerine göre değerlendirerek atıyordu. Yüksek yargı mensuplarını kendisi belirler, eylem ve kararlarından da mesuliyet almazdı...
Başkanlık karşıtları, azledilemezliğiyle bir tek de vatan hainliği hariç, eylemlerinin yargı denetiminden bağımsızlığının diktatörlüğe kapı açacağını ileriye sürüyorlardı. Sistemin savunucularıysa, dünyanın başına bela kesilen Hitler’i, şimdiki başkanlıkçıların yaptıkları gibi, parlamenter sistemin ürünü olarak gösterdiler...
*
Diktatörlük ya da mutlakiyetçilik, hiç bir şekilde sınır tanımayan iktidar egemenliğidir. Onbeşinci Lui (XV Louis), sınırsız egemenliğinin kaynağını tanrı olarak gösterirken, tanımını da şöyle yapar...
“Biz tacımızı yalnız Tanrıya borçluyuz. Tebaamızın yönlendirilmesini ve yönetilmesini sağlayan yasaları yapma hakkı, kimseye kulluk etmeden ve kimseyle paylaşmadan yalnızca bize aittir”
Mutlak hükümran olan diktatörlerin kendilerini hiç bir kanuna tabi görmemesi, kendilerinden başkalarının iktidarını tanımama demektir. Bunun da bir anlamda yandaş kayırmadaki anlamı, imtiyazlar bahşetmeyi veya verilmiş imtiyazların geri alınmasını kendi ellerinde tutmak...
Bu imtiyazlar, kamu görevlerinin, tekellerin ve kamu mülklerinin satışı veya uzun vadeli kiralama ve hibe sözleşmeleri de olabilir...
Başkanın yargı denetiminden bağımsız şahsi iradi tasarruflarına amade bu kabilden sözleşmeler, gerektiğinde kapı aralıklarındaki fırsatlardan istifadeyle parlamenter sistemlerde de rahatlıkla yapılabiliyor. Mesela geçmişlerde çok görülmüştür, hukuki zeminde açık kapısının bulunmayışı gibi “zorunluluklar!” karşısında işlemlerin meşruiyete bağlanmasına mebni kotarılan adrese özel kanunlar, ülkemizdeki yerleşik birikmiş servetlerin hemen tamamının kaynağıdır...
Türkiye, parlamenter sistemle yönetilirken iktidarın KİT ürünlerinin belirli sermaye çevrelerine maliyetinin de altında devredilerek yandaş zenginleştirmesine yol açan tahsis politikaları mesela, adıyla sanıyla diktatörlük politikasıdır...
Felaketlerin sebebi sistemlerde aranılmaz. Af buyurulsun, eşşeğe altın sırmalı paldum vurulsa, eşşek yine aynı eşşektir...
Ankara’lar, hep bugünlere dek, putperestler gibi, kendi yaptıkları kanunları yine hep kendileri ihlal edip yiyerek, memleketin düzenini bizzat kendileri bozdular...
Demek istediğimiz, bozulma ve tefessüh dedikleri çürüme, ne başkanlıkta ne de parlamenterizmde...


