Başkanlık amma, 12 Eylülce…
Çeşitli ideolojik azgınlıklardan ötürü siyasi ve idari fonksiyonları işlemez hale geltirilen devletin, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül sıralı darbe hareketlerini takiben yeni baştan şekillendirilme zarureti doğmuş ki,
Uzun soluğunun sıcaklığı günümüzde de hâlâ hissedilen 12 Eylül’ün bir ara kesitinde askerler, devleti yeniden şekillendirmeye otururlar. Evren paşa emir verir ve askeri yöneticiler Konya’da toplanır…
Toplantıya katılan darbeci kurmaylara göre, politikacılar kötüydü. Oy almak için her vesileyle Atatürk ilkelerinden üst üste verdikleri tavizler sonunda, bir yanda ticanilik ve gericiliğin, diğer yanda da aşırı sol ve komünizmin akıl dışı fikir ve görüşleriyle ateşlenen anarşist hareketler, devleti, uçurumun başına kadar sürükleyip getirmişti…
Tesbit ve teşhisler böyle söylüyordu…
Bu vahim halin bir daha tekerrürünü önleme amacıyla Konya’da 2. Ordu Karargahında toplanan kurmaylar, devleti yeni baştan şekillendirmeye, işin neresinden başlayacaktı?..
Balığın kokuşmasında ilk başlangıç kafada olurmuş. Öyle ise, bozulmanın maya tutmaya yöneldiği en hassas bu ilk noktadan, devletin zirvesinde yer alan;
Devlet Başkanlığından…
işe koyulmalıydı…
Ve de öyle yapıldı. Yenileştirme projesine “baştan” başlandı…
Şimdi buyurun modelin girizgahına…
•
“Devlet başkanı bir partinin kayıtlı üyesi sıfatıyla parti mensubu olmamalı ki, tarafsızlığı inandırıcı olabilsin”miş...
“Atatürkçü olacak, dirayetli ve muktedir bir devlet adamı niteliğiyle, devletin yargı, yasama ve icradan oluşan üç bağımsız organının başkanı sıfatıyla Türk Milleti’nin başkomutalığını deruhte edebilsin”miş…
“Yıllardır çekegeldiğimiz ızdırap ve şikayetlerimiz Cumhurbaşkanlarının tarafsız olmamalarından ve de yasama, yargı ve icra fonksiyonları üzerinde herhangi bir koordinasyon, yetki ve otoriyeye sahip bulunmamasından”mış…
“Devletbaşkanlığı sorumsuz bir makam olmamalı. Devletbaşkanının görev ve yetkilerinin yanında sorumlulukları da kesinlikle bulunmalı”ymış…
“Görevini kötüye kullanması, bunları ihmal veya ihaneti gibi suçlar söz konusu edildiğinde, çözümün takdiri milletin kendine ait olmalı. Bu itibarla devletbaşkanının seçiminin ve tekrar seçiminin ve görevden uzaklaştırılmasıyla ilgili karar hak ve yetkisi de, yine milletin bizatihi kendisinde bulunmalı”ymış…
“Devletbaşkanını doğrudan millet seçse de, adaylarını eğer siyasi partiler tesbit edecek olursa, devletbaşkanı yine o partinin bir adamı gibi görünür. Adaylığını koyan partiye ister istemez borçlu ve bağlı kalabilir”miş…
“Ayrıca devletbaşkanı adaylığı serbest bırakılmalı. Böyle olunca, aday sayısı çoğalıp, oylar da dağılacağı için, bu serbestlik, devletbaşkanı seçilen adaya daha bir güven ve rahatlık sağlar”mış…
•
Şu andaki geçerli 12 Eylül anayasasına göre devletin en tepesindeki temsilci organ, “cumhurbaşkanlığı” olarak anılıyor ki, bu sıfatlama kökten yanlış…
Türkiye’de ilk kez yapılan cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçiminde, sandıkta tecelli eden netice, Cumhur denilen vatandaşın katkısız ve güdümden bağımsız kendi pür tercihi, maalesef değildi. Çünkü…
Her parti ya tek başına ya da ortaklaşa kendi adaylarıyla seçime asıldı. Parti adaylarının dışında kalıp da kriterleri uygun vatandaşa adaylık kapısı kapatılınca, yapılan seçim, hangi mantık ölçülerine göre cumhurun tercihi olabilirdi ?..
Gerçekte olan şu idi…
Partilerin gösterdiği adaylar arasından her hangi birisinin beğenilerek, emanetin ona teslim edilmesi…
Bundan ötürü devletin eski başkanlarına olduğu gibi, Tayyip Erdoğan’dan da pozisyonu itibarıyle zikretmek gerektiğinde, yazılarımda hiçbir zaman kendilerini cumhurbaşkanı olarak sıfatlamadım…
Haçlı Batı’nın diplomatık dilindeki “Ekselansları” kavramından örnek alarak, nezaketen ve saygı gereği sıfatını çoğullaştırıp “Devletbaşkanları”nda karar kılmıştım…
Benim sıradan nazarımda kendileri de diğerleri gibi, cumhurbaşkanı değil, devletbaşkanlarıdır…
•
Askeri yönetimin yaptığı gibi şimdilerde de sivil iktidar, devleti tepeden tırnağa yeni baştan giydirmek için model arıyor. Ve bir türlü de modellerden model beğenilemedi...
Devletbaşkanlığınca, şimdinin fiilen kullanılan görev ve yetki sınırlarına bakacak olursak, realitenin, 12 Eylül’ün tasarladığı modelden pek de farklı olmadığı görülür…
Beş düğmelinin tasarılarına nisbet, bir tek adaylık müracaatının serbest bırakılmamışlığı ve başkanın da, yükleneceği görev ve sorumluluklarında tavsama halinde, milletçe referandum yoluyla düşürülememesi…
Darbeci askerin projesiyle şimdinin fiili realitesi arasındaki fark, bundan ibaret…
•
Her nimet bir külfet karşılığı oluyorsa, hak ve adalet aleminde bunun da böyle olmasında, bizim gibi kartalozlardan evvel, saçı bitmemiş yetimlerin hakkı vardır…
Cumhurbaşkanları, halk tarafından seçildidiğinde, referandum silahıyla yine seçmenler tarafından yerinden edilebilmeli…
Emanetin geri alınması hakkı, fiilen verenindir…


