--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Atatürk ve Cuma...

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Diyorlar ki, determinist mantık sahipleri, “Atatürk olmasaydı Türkiye’de Cuma namazı kılınamazdı. Bu topraklarda ezan sesi duyuluyor ve Müslümanlar da Cuma namazına gidebiliyorlarsa, bunu Atatürk’e  borçludurlar”...

Doğrudur. Her oluşma bir sebebe bağlıdır ve sebepler de neticede bir ürün yaratır. Gerekli şartların mevcudiyeti tahtında işleyen bu zincirleme sebep netice olgusuna determinizm diyorlar ki, bu çerçevede de, Atatürk olmasaydı, buralarda Cuma namazı kılınamazdı... doğrudur...

Lakin ezan sesi için var olması gereken tek şart ve tek unsurun da Atatürk olmadığı gibi, zincir de iki baklacıktan ibaret değil. Bunun ön baklaları olduğu gibi ard eklentileri de mevcut...

Mesela, Sultan Vahüdiddin gibi... 

Dolayısıyle Atatürk de, Atatürklüğünü Sultan Vahüdiddin’e borçludur.  Bu unsur olmasaydı, Cumhuriyet’le birlikte, CHP de vücud bulamazdı...    

Ateş yakıcıdır, odunu yakınca suyu kaynatır. Su ise söndürücüdür ve ateşin üzerine döküldüğünde odun da yanıp kül olmaktan kurtulur... 

Gel velakin determinist kurallar her zaman geçerli olmuyor ve ters tepki de verebiliyor. Hz. İbrahim Peygamberimiz ateşe atıldığında yanmadığı gibi harlı ocak da gül bahçesine dönüşüyor. Hz. İsa Peygamberimizin de, babasız dünyaya gelişi gibi...

Determinizm ile anti determinizm ya da yaradılış ile evrim felsefeleri, iman küfür terazisinin sıfır noktasında denge tutmuş kefeleridir. İnsan bu, mümkün değildir ki aynı anda hem mümin hem de kafir ola. Ya siyahi yanı ağır basacak ya da beyzavi...

Mesela, siyasi partilerin meclis içinden veya dışından gösterdikleri adayların cumhurbaşkanı seçildiklerinde mutlak tarafsızlıkları mümkün mü?..

Determinist kafalara göre, bir istifa dilekçesiyle bu mümkün...

Kazım Karabekir’in İstiklal Harbini düşünenin herkesten evvel kendisi olduğunu söylemesine kızan Atatürk’ün kendi katibi Tevfik beye “Beni, milli mücadeleyi açmak üzere bunca paşa arasından seçerek, Anadolu’ya gönderen Vahüdiddin’dir. Eğer bu vatanı kurtaran birini aramak gerekirse, Vahüdiddin’i göstermek lazım gelir” demişse, ülkemizde ezan sesi aşıkları, kendilerini zincirin bir evvelki baklasında yer alan Sultan Vahüdiddin’e borçlu hissetmelidirler...

Sadede gelelim. Atatürk ve Sultan Vahüdiddin. Birisi sultan veya padişah sıfatıyla devletin başkanı, diğeri de devletin silahlı kuvvetlerinde bir kumandan. Devlet başkanı yönetim erkanıyla birlikte kararını veriyor ve emrindeki kumandanlarını vazifelendiriyor. Vazifeyi yüklenenler de gerekli donanımlarını hazırlayıp, sevkülceyş planlarını başarıyla uyguladıktan sonra düşmanı geldiklerine bin pişman ettiriyorlar.

İyi de, şimdi zincirin bu iki önemli baklaları neredeler?

Birisi Ankara’da Cumhuriyet’in resmi kâbesi Anıtkabir’de medfun ve adına da methiyeler, bayramlar ve resmi tazimler düzenlenirken, diğeri de yaban ellerde, ana toprağından kovulmuş bir mücrim sıfatıyla atılıverilmiş kara toprağın bağrına...

Kader-i İlahi...

İnsanlar kendi kaderlerini kendileri çizermiş. Cüz’i irade istiyor, Kül’li irade de uygun gördüğünde onay verip OL emriyle kulunu arzusuna kavuşturuyor... Kaza-kader inancımızın kısa yoldan çizilen şeması böyle...

Böyle olunca da hükümetler olarak insanlar, ecdadlarına karşı kendilerini borçlu hissettiklerinde, onlar hakkında seleflerinin, çizdikleri kaderlerinin restorasyon projelerini, Kül’li iradeye arz ile yükümlü olurlar...

Nedir o diyeceksiniz...

Sultan Vahüdiddin’i kendi ana yurdunun toprağına yatırmak...

Sultan Vahüdiddin’in İstanbul, Çengelköy’ünde olup, yabancı konuklar için misafirhaneye tebdil edilen kendi toprağına...

Hz. Allah Azimüşşan; hükümetin, özellikle de Devletbaşkanlarının bu çerçevede düzenleyecekleri Cüz’i irade değişikliğini, Zatının külli İradesiyle geri  çevirir diyorsanız, korkudansa,

Korkarım ki şirk ola... 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle