Abu hayat…
Hayatın dört ana unsurundan birisi!…
Su varsa, orada canlılık mümkün. Suyun bulunmadığı yerlerdeyse, hayat yolları kapalı…
Eski Türkiye’de, her yerde olduğu gibi, Bursa ve İstanbul’da da, nüfus kesafeti düşüktü. Su kapasitesi ve toprak büyüklüğü var olan nüfusun ihtiyaçlarını yeterince karşılayabiliyordu. Nüfus kesafeti arttıkça, üretilen atıkların da mikdarı çoğaldı. Karasabanla üretilen gıda maddelerini artan nüfusa yetirebilmek için makinalı tarıma geçilince, toprakla birlikte sularımız da kirlendi…
Kirlenme, imalat ve hizmetler sektörlerine, su tasfiye cihazları ve ambalajlı su ticareti adı altında iki alt sektör ilave etti…
•
Sularımız, esen rüzgar ve kopan fırtınalardan, şehir şebekelerindeki paslanma, küflenme ve yosunlanmalardan ötürü ele ve göze gelen fiziki kirlenmenin yanında, sanayi ve mutfak atıklarıyla da kirlendi. Kirlenme şöyle dursun, zehirlendi. Tasfiye filtreleri, her iki kirliliği de yok ettiği iddiasıyla sanayiciler tarafından pazara dökülürken, hizmet ve ticaret sektörü de, Yüce Allah’ımızın kulları için bila ücret arz üzerine salıverdiği suları, bedel karşılığında pazarlamaya başladı…
Tasfiye cihazlarındaki karbon filtrelerin, sanayi sermayesinin sulara kattığı kimyevi pisliği de silip süpürerek içilebilir hale getirdiği, getirebileceği pek inandırıcı olmadığı gibi; hizmet sektörünün ambalajlı sularının da pek güvenilir olduğu söylenemiyor...
Su ambalajlarının ki, irili ufaklı petrol kökenli pet şişeleri ağırlıkla tek kullanımlık olmasına rağmen, bir defadan fazla kullanılıyor. Dolayısıyle unlar doldurma ameliyesinden önce dezenfekte ediliyorsa da, bu safhada kullanılan kimyevi maddelerden tamamiyle arındırılması insanı düşündürüyor…
Devletbaşkanları Tayyip Erdoğan’ın İstanbul belediye başkanlığına seçilmesine tekaddüm eden günlerdeki kuraklık, İstanbul ve civar illerini susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya getirmişti. Çevrelerindeki kaynaklardan tankerlerle getirilen suyu litre litre mahalle aralarında satan satış istasyonları da, işte o günlerin palyatif çözüm aracı olarak serbest piyasada boy gösterdiler…
•
Sandıklı demokrasilerde politikacılar, kendilerine oy veren halk kütlelerinden aldıkları güçle kampanya dönemlerinde kendilerini destekleyen finansörlerinin yardımına koşarlar. Suların arz üzerinden çekilmesi durumunda da öyle oldu ve metalaştırılmasına dinen, ahlaken ve mantıken cevaz verilemez olup, hayatın olmazsa olmazı suyu pazara dökmek isteyen sermayeye şişeleme hak ve imtiyazı verildi…
Her ne kadar birbirleriyle aralarında organik bir bağ bulunmasa da, Tayyip Erdoğan’ın belediye reisliğiyle su pazarlarının resmi küşadı ayni zaman diliminde gerçekleşti…
•
Pazara dökülen sular için bir takım sağlık standartları getirildi. Sular toz toprak, kum çakıl gibisinden fiziki pisliklerden arık ve temiz olmasının yanında, biyolojik yönden de içilebilir olması gerekiyordu. Ayrıca, sular, ağır metaller sınıfından zehirli kimyevi atıklarla da kirlenmemiş olacaktı. Yapılan analizlerde elde edilen tıbbi ve kimyevi bulgu değerleri de, suların üzerinde behemehal etiketlenmiş olacaktı…
Zaman zaman görevi icabı Sağlık Bakanlığı piyasadan topladığı şişelenmiş içme sularını tahlil ettiğinde görüyor ki; şişe, damacana ve kübik paketçikler halinde satışa sunulan içme suları, ağırlıkla pek de sağlıklı değil, 167 su firmasının içinden çıka çıka sadece on kadar damacana suyu hiç tereddütsüz içilebilir deniliyor...
•
Merak saikasıyla ara sıra yabancı internet sitelerine girip dünya ahvalini hayalen erkete ediyorum. Amerikan sitelerinde, bilhassa Yahoo Com’da, okuyarak karşılaştığım utandırıcı gavur mertliği maalesef şöyle zuhur ediyor. Deniliyor ki;
“Evlerinizde olsun, seyahatinizde olsun, işyerlerinizde ya da lokantalarda olsun, daima MUSLUK suyu kullanınız. Paketlenmiş şişe sularından mümkün olduğunca uzak durunuz”…
Bizim güzel Türkiye’miz geri kalmış, ya da daha doğrusu geri bırakılmış, bıraktırılmış bir ülke olduğundan, bürokratlarımız da halka pek fazla yaklaşamıyor, halktan yana tavır alamıyorlar veya almıyorlar. Bir yanda devlet sırrı, diğer yanda da ticari sır gerekçesiyle sessizlik ayağına yatan devlet zihniyeti, halkımızı siyaseten olduğu gibi iktisaden de doğal haklarını kullanamaz kılarak, çift taraflı kıskaç altında eziyor…
•
Çocukluk günlerimizde evimizin dışında susadığımızda sokak çeşmelerine yanaşır ve bebeklerin analarına yapışması gibi, dudaklarımızı musluklara dayayıp akan suyu lıkır lıkır emerek içerdik…
Kesif nüfus ve doymamış sermaye, sularıyla birlikte koca çevreyi kirletince, siyasetle ticaret elele verdiler ve mahalli politikacılar halka açık muslukları kapattı.
Şimdi Bursa ile İstanbul, her ikisi de çeşmesiz şehir, gavuristan şehirleri gibi…
Pusuda bekleyen ticaret de, Allah’ın mümin kafir ayırmadan tüm kullarına ücretsiz armağanı suyu para ile alınıp satılan metaya dönüştürdü…
•
Kış mevsimlerinde kaynak sularının debisi yükseliyor, insanoğlunun suya olan ihtiyacı da aksine, azalıp düşüyor. Yaz aylarındaysa bu ikili arasındaki ilişkiler tersine dönüyor. Yazları suya olan talebin artmasına karşın, kaynakların verimi düşünce, haliyle artan talebin bütünüyle karşılanamaması gerekirken, bakkallarla manavlardan su istendiğinde “Kalmadı” diyeni görülmüyor…
Bu nasıl oluyor?...
İnsan işte bu. Şeytan, hiç vakit geçirmeden insanın aklına giriveriyor…
Şişeleme faslında acaba işçiler, ya da iyi saatte olsunlar, patronlardan habersiz başka ruhsatsız kuyulardan pompalara kaçak yoldan kısa devre mi yaptırıyorlar? gibi…
Ne dersiniz?...


