Öz eleştiri
Öz eleştiri
ALİ SANDIKÇIOĞLU
Bilindiği gibi öz eleştiri; bir kişinin kendi davranışlarını, kararlarını veya hatalarını tarafsız bir şekilde inceleyip değerlendirmesidir. Diğer bir ifade ile bireyin hatasını kabul etmesi ve kendini içtenlikle sorgulamasıdır. Öz eleştiri yapabilmek insana ağır gelir. İnsan yüzleşmek istemez. Yaptıklarını görmezden gelmeye çalışır. Kişinin kendi inanç, duygu ve düşüncelerine yönelik tenkitlerde bulunmasına özeleştiri denir. Hulasa olarak diyebiliriz ki “Öz eleştiri insanın, duygu, inanç, düşünce ve davranışlarını belli bir gerçeklik ve değerler tablosu içine yerleştirerek test etmesi; ölçmesi, süzgeçten geçirmesi ve değerlendirmesi; buna göre hayatını tüm yönleriyle sorgulayan kişinin, bu değerle örtüşmeyen ve çoğu zaman nefsin olumsuz özelliğinden kaynaklanan hatalarını itiraf etmesi, bunlardan dolayı yüreğinde hissettiği derin pişmanlığının göstergesi olarak bir an önce hatalarıyla arasına mesafe koyması ve hiçbir mazeretin arkasına sığınmadan kendisini düzeltip yenilemesidir.” (Dr. Musa Turşak).
Öz eleştiriyi çeşitli kaynakları tarayarak kısaca izah etmeye çalıştık. Şimdi bir de kendimiz için öz eleştiri yapmaya çalışacağım. Biliyorum yine birçok arkadaşım nefislerinin arzularına yenik düşerek öz eleştiri yapmaktan kaçınacak ve beni de şiddetle tenkit etmeye başlayacaklardır. Zararı yok, olsun. Bizim düsturumuz daima hakkın ve doğrunun yanında yer alıp, doğru bildiklerimizi sadece ve sadece rıza-ı ilahi için söylemektir. Çünkü Peygamber Efendimiz (SAS): “Acı da olsa doğruyu söyle.”, “Baban da olsa hakkı söyle.” buyurmaktadır.
1957 senesi Rize’nin bir köyünde (Rize, Kalkandere, Çayırlı Köyü (Silyan)) ilk okulu bitirdim. O sene köyümüzde köylümüz ve komşumuz merhum Hüseyin Kaplan Hoca Efendi tarafından açılan Süleyman Hilmi Tunahan’a (KS) bağlı Kur’an Kursuna birçok arkadaşımızla birlikte kaydolduk. O yılları, kursta olan manevi havayı, teveccüh, birlik ve beraberlik ruhunu feyiz ve bereket ile ruhaniyeti bugün satırlarla anlatmak gerçekten mümkün değildir. Birçoğu şu an rahmetli olan hocalarımızın çoğu çok büyük bir fedakarlık ederek bizleri gece gündüz yetiştirmeye çalıştılar (Rabbim hepsine gani gani rahmet eylesin.). İki sene gibi kısa zamanda bizlere birçok Arapça kitabı okuttular, tefsir ve hadisler dahil. Diyanet işleri başkanlığının açtığı vaizlik imtihanına Trabzon’a gönderdiler. Birçok arkadaşımız imtihanı kazanarak vaiz oldular. Diyanetin kadrosuna girerek hizmet ettiler. Benim yaşım 18’den küçük olduğu için bütün ısrarlara rağmen Trabzon’da beni imtihana almadılar. Sonradan girdiğim başka bir imtihanda kazanarak vaaz vesikasını aldım. O gün hocalarımız mevki, makam, şan, şöhret düşünmezlerdi. Saltanat düşünceleri hiç yoktu. Herkes kurs açma, talebe okutma gayreti ve sevdası ve hevesi içinde idi. Arkadaşının gömleğini giyerek resim çektirmeye gidenleri biliyorum. Çoraplar çeşitli yerlerinden dikişli veya yırtık... Talebelik yıllarımızda fakirlik vardı. Yokluk vardı. Defter kalem hele hele dini kitapları bulmakta çok zorlanırdık. 60’lı yıllar sonrası bizleri Rize’nin birçok ilçesi ve köylerine genç hocalar olarak görevlendirdiler. Tek hedefimiz vardı. Talebeler toplayıp, dersler okutmak (Sarf, nahiv, telhis, mani, cami, şerhi akaid ve metinler ile değişik birçok kitaplar.). O zaman hocalar izin sonrası Rize’de buluşurduk aramızda çok güzel ilmi tartışmalar olurdu. Herkes birbirine kursta kaç talebesi oluğunu, hangi kitabı okuttuğunu, dersinin nerede olduğunu sorar ve anlaşılamayan bazı ilmi kaideler müzakere edilirdi. Kimse kaç lira maaş alıyorsun diye bir soru sormazdı (O zaman kurs, dernek yöneticileri bizlere yol harçlığı verirlerdi.). Bizlere ahiret birinci plana dünya ikinci plana inancını tam olarak aşılamışlardı. Talebelerle beraber yer, onlarla beraber yatar ve kalkardık. Hocalara ait makam odaları, yemekhaneler, hizmetçiler, tadımcılar, özel berberler, özel çaycılar yoktu. Daha sonra İstanbul’a geldik. Belli bir zaman sonra hoca arkadaşlar bir araya geldiğimizde bir birlerimize sorduğumuz sorular değişti. Araban var mı? Arsa aldın mı? Dairen var mı? Yazlığın var mı? Kaç lira maaş alıyorsun şekline dönüştü sorularımız. Yani kısmen de olsa bir çoğumuz maddeci olduk, dünyevileştik. Lüks bir hayat yaşamanın yollarını aramaya başladık. Bizler de gide gide dünyayı ön plana çıkardık. Ahireti ikinci plana attık. Milletin emanetlerini tam yerinde kullanmadan kaldığımız yurtlarda şahane makam odaları, özel yemekhane bölümleri (hocalara ait) yaptık. Elbiseler, en lüksünden giyinmeler... Evi, arsası, arabası olmayan mütevazı ve ihlaslı bir hayat yaşamaya çalışan samimi ve ihlas ehli hoca efendi arkadaşlarımıza da saf gözü ile baktık. Affedersiniz onları enayi gibi gördük (Çoğu kere onlara saflığının ifade etmek için “Tevağuş” dedik.). Uzatmak istemiyorum bir ara herkesin bildiği gibi yurtlarda bir misafir oda yaptırma yarışması oldu. İdarecilerde bunu çok teşvik etti. Yurdunda güzel misafir odası yapan hocalar başarılı, itaat eden, misafir odasına biraz soğuk bakan hocalar ise emir dinlemeyen itaatsiz hocalar olarak kabul edildi. Kendilerine hor bakıldı. Zaman sonraları bir bahane uydurularak başka yurtlara sürüldüler. Rize’nin bir ilçesinin köyünde, Urfa’nın bir ilçesinde Türkiye’nin en ücra köşelerinde de X isimli insana ait misafir odaları yapıldı. Milyonlar harcandı. Aman efendim ne lüks ne şatafatlar. Ancak ömrünün sonuna kadar X isimli insan o odalara gitmedi. Zaten gitmesi de fiilen mümkün değildi. O odalar öyle falan kişinin adına kapalı olarak kilitli bekletildi. Kimseler de giremedi, kullanamadı. Öyle atıl vaziyette durdular. Sonları hepsi altüst olup gitti. Geliniz Allah rızası için bir öz eleştiri yapalım. Dün erkek ve kız yurtlarında boş yer yokken talebe listeleri oluşturulup sıralar beklenirken bugün kurslar neden boş? Neden bazı yerlerde bir talebe bulana bir altın ödül veriliyor? 1965 yılından sonra yurtlarımızdan kaç imam, kaç müezzin, kaç vaiz kaç müftü, kaç Kur’an Kursu öğretmeni yetişmiştir? Neden diyanet işleri başkanlığı ile Müslümanları savaştırdık? Eski diyanet işleri başkanı Mehmet Görmez bizim cemaatten imam, müezzin, Kuran Kursu öğretmeni, kızlardan hoca hanımlar almak istedi. Diyanete gidip görev alan arkadaşlarımız da oldu. Ben o zamanlar Almanya’da vazifede idim. Diyanete görev alanlara en ağır hakaretler yapıldı. Hatta onlara murted bile söylendi (Bu konu ile alakalı çok sayıda Türkiye’den diyanete görev alanları tenkit babında yazılar bile bizlere gelmişti.)... Son olarak geliniz bir öz eleştiri daha yapalım. Şeriata bağlılığımız ne ölçüde? Hz. Peygamber Efendimizin sünnetlerine uymak ne ölçüde? Allah’ın (CC) emirlerini, Peygamber Efendimizin sünnetlerini Kitab, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyası fukaha’nın koydukları esasları büyüğümüzün (!) emirlerinden daha üstün ve önemli görebiliyor muyuz? Yoksa ben büyüğümüzün dediklerine bağlıyım o ne derse onu yaparım mı diyoruz? Siyasi kârları sorgulayabildik mi? Tasavvuf ehli, tarikat ehli insanlar olarak kimlerin yanında yer aldık? Kimleri destekledik? Neden, Niçin? Neden bunca hafızı Kur’an ilim sahibi insanları “YASAKLI” yaftası takarak Cuma namazı kılmak için daha yurtlara, mescidlere almadınız? Hani dini bir cemaat, İslam’a hizmet eden manevi bir toplumduk? Peki bu kadar büyük şirketler neyin nesi? Bu paralar nerelerden geliyor? Kimler kontrol ediyor? Yapılan yanlışları uzatmak mümkün, bizim niyetimiz tenkit değil o eski, o feyizli, o bereketli günlere nasıl dönebiliriz içindir. Biraz olsun aklımızı da kullanarak Allah rızası için, samimiyetle “öz eleştiri” yapmaya çalışalım. Eğer bunu zamanında yapamazsak kesin ve mutlaka bir Molla Kasım hesap sorar. Bir gizli el veya ellerin nasıl tarikatlar arasına sızdıklarını, nasıl aynı safta namaz kılıp aynı zikir halkasında oturanları birbirlerine nasıl düşman olduklarını, nasıl cemaatlerin kaç parçaya bölündüklerini göremiyor muyuz? Lütfen oyunun dış kaynaklı ve çok büyük olduğunu görmeye çalışalım. Rabbim hepimizin yardımcısı olsun. Unutmayalım dünya fani ahiret ise ebedidir. Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.
NOT: Bu yazıyı EDİRNE, ENEZ, Vakıf Köydeki evimizde hazırlamıştım. Yazıyı gazeteye göndermeden sabah cemaate operasyon haberini aldık. Elbette ki bunca mazlumun ahı yerde kalmaz. Devlet de hiçbir zaman ihmal etmez, vakti gelince gereğini yapar. Hayırlısı olur inşallah.