Kentsel dönüşüm ya da hafızayı sıfırlamak
Kentsel dönüşüm ya da hafızayı sıfırlamak
ALİ OSMAN AYDIN
İçinde büyüdüğüm ev yıllar önce yıkıldı. Çocukluğumun geçtiği, odalarını, merdivenlerini, duvarlarını ve pencerelerinden görünen manzarayı yıllar sonra bile gözümün önüne getirebildiğim o ev artık yok.
İlkokulun geniş bahçesi, göğe yükselen ağaçların serin gölgeleriyle bir cennet köşesi gibi önümüzde açılırdı; biz de o gölgeler arasında, neşemizi topun peşinde koşarak dile getirirdik.
Kızarmış yanaklarımızla terli terli oturduğumuz ağaçların serin gölgeleri sanki başka bir dünya idi… İlkokula başladığım ilk gün zemin kattaki sınıfın camından dışarıda bana el sallayan büyük abimi dolu dolu olmuş gözlerimle izlemiştim. Çocukça bir korkuyla bir an bile gitmesin istiyordum… Okulun civarından her geçişimde o günün sızısını ilk günkü gibi yıllarca hissettim… Abimi izlediğim o pencere artık yok, çünkü ilkokulum da yıkıldı.
Ortaokul ve liseyi okuduğum tarihi bina Haliç'in karanlık sularına tepeden bakardı. Hemen arkasındaki yurtta kalırdım ve geceleri ailemden uzakta yattığım o ranzadan şehrin ışıklarını seyreder hayallere dalardım.
Lisede sürekli sanatsal etkinlikler yapardık okulun konferans salonunda. Onun heyecan ve mutluluğuyla adeta uçarak dolaşırdık o koridorlarda. Bu binalar da yerlerine yenileri yapılmak üzere yıkıldılar.
Şimdilerde oturduğum ev de bir süre sonra yerinde olmayacak gibi görünüyor. Çünkü kentsel dönüşüm çalışmaları mahallemizin birçok yerinde arkasında toz bulutu bırakarak gürültüyle sürüyor. Yakında sıra bizimkine gelecek.
Bazen düşünüyorum: Biz gerçekten kentsel dönüşüm mü yaşıyoruz, yoksa zihinsel ve ruhsal bir dönüşümün mü içinden geçiyoruz?
Şehirleri “böyle” mi kurmak zorundayız?
Böyle kurmak ve belli periyotlarla yıkmak mı zorundayız?
Çünkü şehir yalnızca binalardan, binalar da yalnızca beton ve camlardan oluşmuyor ki!
Bir ev, yalnızca dört duvardan ibaret değil. Bir okul, yalnızca dersliklerden oluşmuyor. Bir yurt, yalnızca içinde yatıp kalktığımız bir bina değil.
İnsan yaşadığı mekânlarla yalnızca fiziksel bir ilişki kurmuyor. Bir süre sonra kaçınılmaz olarak mekânlar insanın iç dünyasının bir parçası hâline geliyor.
Çünkü anıları yalnızca zihnimizde saklamıyoruz.
Hafıza mekânlara da ihtiyaç duyuyor.
Bir kapı, bir pencere, bir merdiven, bir bahçe, bir ağaç, bir koridor, bir gölgelik…
Bazen bir duvarın rengi, yıllardır hatırlamadığımız bir günü yeniden önümüze çıkarabiliyor. Bir pencere, çocukluğumuzdaki bir manzarayı geri getirebiliyor. Bir merdiven, yıllar önce yaşadığımız bir heyecanı yeniden hatırlatabiliyor.
Bu yüzden yıllar sonra çocukluğumuzun geçtiği eve yeniden girdiğimizde tuhaf bir şey olur... Bir anda şimdiki zamandan sıyrılarak adeta zamanda yolculuk yaparız.
Odanın içine girer ve yalnızca odayı görmeyiz. Köşede artık var olmayan sobayı, üzerindeki çayı, köşedeki koltuğa oturmuş el işi ören annemizi, bir şeyler okuyan babamızı, belki şu an bir arada olmayan ailemizi yani çocukluğumuzu görürüz.
Bir kapıyı açar ve yalnızca başka bir odaya geçmez; yıllar öncesine geçeriz.
İşte tam şurada ilk düşmüştük ve dizimiz çok kanamıştı, ilk gençliğimizin en bunalımlı zamanlarını işte şu odada atlatmıştık, çocuğumuz ilk şu odadaki koltuklara tutunarak yürümemiş miydi, anneciğiniz hep şuradaki camdan sizin yolunuzu gözlemez miydi?
Demek ki insan geçmişini yalnızca hatırlamıyor; geçmişinin bazı çok mühim parçalarını da içinde yaşadığı o mekânlarda muhafaza ediyor.
Mekanla geçmişimiz arasında kopmaz bir bağ var.
Şehirde artık bu imkânımız kalmadı. Kimliğimizi oluşturan dönemeçlerde hangi mekanları yuva veya yurt bildiysek hepsi birer birer yıkıldı. Bize kendi köklerimizi hatırlatacak, yanı başına gittiğimizde geçmişimizle temas kurabileceğimiz mekanların üzerinden dozerler geçti, binalar yükseldi…
Okuduğum lisenin yeni binasına girdiğimde tamamen yabancı bir şeyin içine girmiş oldum. Geçmişten tek bir iz bile yoktu. Geçmiş artık yalnızca zayıf belleklerimize hapsolmuştu.
Şimdi artık kendimize dair bir iz bulabileceğimiz tek yer belki köylerdir. O taş ve kerpiçten yapılmış dedemizin de, babamızın da çocukluğuna şahitlik etmiş mekanlar cılız gövdeleriyle hâlâ anıların bekçiliğini yapıyorlar.
Modern kapitalizmin (yuva değil) ev satma mantığıyla ürettiği konutlarsa yeni nesil bileşenlerine rağmen iki kuşağı zor görüyorlar.
Bugünün İstanbul’u da içindeki anılarla birlikte belki bir insan ömrü sonunda yıkılacak ve yerine yepyeni bir şehir yükselecek.
Şehirler kısa aralıklarla sürekli yıkılıp yapıldıkça insan aidiyet geliştirmekte, nereye ait olacağına karar vermekte zorlanıyor. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor.
Bir mimar İtalya’da 900 yıllık bir evde oturduğunu söylemişti. Söylediğine göre oturduğu ev sokağın en genç evlerinden biriymiş.
Büyük büyük dedenizin doğduğu, yaşadığı evde yaşadığınızı düşünün. Böyle bir evde çocuklarınızı büyütmek, yaşlanmak ve o evi çocuklarınıza bırakmak nasıl bir his olurdu?
Bırakın yüzlerce yılı büyüdüğüm ev inşasının üzerinden henüz otuz üç yıl geçmişken yıkıldı ve yerine yenisi yapıldı. O ne zaman yıkılır Allah bilir…
Trajik olan şu ki, bugün insanların doğdukları ev başka, yaşadıkları ev başka, yaşlandıkları ev başka…
Kentsel dönüşüm bir mecburiyet evet, kimse çürümüş binalarda oturmaya devam etsin demiyoruz elbette.
Söylemek istediğim, bu şehircilik modelini yeni baştan düşünmemiz gerekmiyor mu?
Ortalama elli senelik periyotlarla tekrar eden “inşa et, yaşa ve yık” döngüsü insani değil. Ekonomik de değil, çevreci de değil!
Aksini düşünenler bir kentsel dönüşüm alanındaki çalışmayı bir saat dikkatle izleyip yazdıklarımızı yeniden düşünsünler.