Kekolaşma – 2
Kekolaşma – 2
Ali Osman Aydın
Geçen yazıda sokakta, trafikte, toplu taşımada adeta bir salgın gibi yayılan; gürültüsünden, kuralsızlığından, öfkesinden ve tahammülsüzlüğünden tanıdığımız o tiplemeyi ve onun temsil ettiği “kekolaşma” halini konuşmuştuk.
Ne demiştik: Kekolaşma yalnızca münferit bir asayiş vakası değil; kamusal hayatta hürmetin, inceliğin, edebin tekmelenmesi ve bu “tekmelemenin” kişiye itibar kazandırmasıdır.
Peki, nasıl oldu da toplum olarak bu noktaya geldik?
Bu karakteri kim imal ediyor, kim besleyip sokağa salıyor? Bu sorunun cevabı tek bir yerde değil; insanı şekillendiren üç temel sütunun yani Ailenin, Eğitimin ve Medyanın geçirdiği derin çürümede yatıyor.
Aile Sığınak Olmaktan Çıkıyor…
Eskiden aile, çocuğa sınırlarını öğreten, ona başkasının hakkına özen göstermeyi belleten, “ayıp” ve “edep” kavramlarını zihnine nakşeden ilk ahlak mektebiydi.
Bugün ise modernleşmenin hızı ve baskısı altında aile, bu işlevini büyük ölçüde yitirdi. Modern ebeveynler evi bir “yetiştirme ve karakter inşa mekânı” değil, bir “otel” gibi kullanılıyorlar.
Çocuklar artık ekranlara ve kaderlerine terk edilmiş durumda.
İşte tam bu noktada ailede sağlıklı bir otorite ve sınırlar kalıbı görmeyen çocuk, derin bir içsel boşluk ve özgüvensizlikle büyüyor. Amerikalı sosyolog Christopher Lasch’ın Narsisizm Kültürü’nde tarif ettiği o kırılgan tipleme doğuyor: Dışarıdan bakıldığında aşırı özgüvenli, kabadayı ve meydan okuyan; ama içten içe derin bir acizlik ve cılız bir benlik taşıyan insan!
Evde ve toplumda sağlıklı bir var olma modeli göremeyen, adaletli bir otoriteyle tanışmayan çocuk; “insan olmayı” birilerini ezmek, sesini yükseltmek ve korku salmak sanıyor.
Keko zihniyetindeki o güce tapınma hastalığı buradan besleniyor: Güçlü karşısında eğilen keko, trafikteki yayayı, parktaki görevliyi, otobüsteki yaşlıyı ezerek “güçlü olma” illüzyonu yaşıyor.
Ekranlarda Romantik Kabadayı İllüzyonu
Gelelim bu tiplerin insan ilişkilerine, “psikolojilerine” ve kadınlı erkekli kurdukları o çürük evrene... Televizyon ekranlarını açın; dizilerdeki erkek başrol oyuncularının profilini lütfen dikkatle bir inceleyin.
Prime-time kuşaklarında başrole oturtulan erkeklerin ezici çoğunluğu neden hep psikopat ve sorunlu?
Neden başrol erkeklerin çoğunluğu ya mafya gruplarının üyesi ya karanlık işlerin adamı ya da elinden silahı düşmeyen, bağırıp çağıran, kural tanımaz ve şiddet meyilli tiplerden seçiliyor?
Neden aklı başında, efendi, hukuka saygılı, zarif mühendisler, öğretmenler veya sanatçılar ekranlarda yan figür olmaktan öteye gidemiyor?
Medya, neden hep aynı ürünü, yani “romantikleştirilmiş kabadayılığı” satıyor? Neden yeraltı dünyasının marazi tiplerini “yüreğinde acılarla dolu bir geçmişi saklayan yaralı adam” sosuyla sunuyorlar?
Bütün dünyayı dize getiren, racon kesen, gözünü kırpmadan adam öldüren, yasayı hiçe sayan acımasız bir zorba; sıra dizideki kadına geldiğinde bir anda “koruyucu bir meleğe” dönüştürülüyor?
Bu, ekran başındaki milyonlarca kadına zerk edilen devasa bir yalan aslında.
Kadınların bu şiddet düşkünü, otoriter figürlere hayranlık duymasının arkasında ise hastalıklı bir güç ve sığınma arzusu yatıyor. Toplumsal tekinsizliğin arttığı yerde, kurallara uyan medeni erkek “koruyucu” kabul edilmez; buna karşılık kuralları çiğneyen mafyatik figür, kadına ilkel bir “dokunulmazlık” illüzyonu sağlar.
Oysa gerçek hayat dizilerdeki gibi işlemiyor. Bu ekran fantezisinin sokaktaki karşılığı tam bir yıkım oluyor.
Kadın kekolarda algılar öyle tepetaklak olmuş ki; kibar, nezaketli, kadına değer veren, sınırlarını bilen ve aklı başında adamlar “prenses erkek” veya “ezik” ilan edilip aşağılanıyor!
Buna karşılık, zorbalık yapan, bağıran, hor gören, yerlerde süründüren, darp eden, hatta yaralayıp cani bir şekilde hayatına kasteden zorba ise “gerçek aşık”, “tutkulu adam” veya “delikanlı” etiketiyle kutsanıyor! Söylediklerimizin mübalağa olduğunu düşünenler varsa açsın son birkaç yılın gazete kupürlerine baksın!
Kağıthane’de sevgilisi tarafından sokak ortasında defalarca bıçaklanıp hastane odasında polislere “Aramızda büyük aşk var, şikayetçi değilim!” diyen kadının kurduğu cümle münferit bir akıl tutulması değil.
Konya’da (Kadir Şeker olayında) kendisini sokak ortasında döven adamdan kurtarmak isteyen genci suçlayıp, kendisini yerlerde süründüren zorbayı “O beni seviyordu, araya girmeseydi” diye savunan mantık; Bursa’da yüzü kanlar içindeyken kendisini kurtarmak isteyen vatandaşlara ve polise “O benim sevgilim ister döver ister sever!” diye bağıran kızın feryadı aynı çürümenin eseri.
Şiddeti aşkın, dayağı ilginin eşdeğeri gören bu ruh hali, kekolaşmanın ulaştığı o dehşet verici sosyolojik cinnetin en açık fotoğrafıdır.
Eğitimin İflası ve Anomi: Edepsizliğin “Özgüven” Sanılması
Eğitim sistemimiz uzunca bir süredir insana karakter kazandırma, ona bir “kamusal ahlak” verme yetisini kaybetti. Yalnızca test çözen, diplomaya odaklanan ama insani incelikten, sanattan, edebiyattan ve hayattan bihaber nesiller yetiştiriyoruz.
Eğitim, bireye başkasının varlığına hürmet etmeyi öğretemediğinde, ortaya çıkan bu ahlaki boşluğu, bugünkü gibi, orman kanunları doldurmaya başlıyor.
Richard Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü kitabında altını çizdiği gibi; insanlar artık kamusal alanı bir arada saygıyla yaşama alanı olarak değil, kendi ilkel dürtülerini, gürültülerini ve egolarını fütursuzca bocaladıkları bir çöplük olarak kullanıyorlar.
Hâlbuki kamusal alan en çok itina göstermemiz gereken alan. İnsanlar kişisel alanlarında canlarının istediği gibi davranabilirler ama kamusal alanda asla!
Ama bizde tam tersi işliyor. Bizde kişisel alana çöp atılmaz ama kamusal alana çöp atmak o kadar da problem değildir.
Sokakta gördüğünüz gayet sakin, reaksiyon verme süresi çok yavaş olan insanlar sosyal medyada en sıradan şeylerle ilgili öfke krizlerine girip, linç kampanyaları başlatabilirler.
Dijital de olsa sosyal medya kamusal alan olduğu için ve kamusal alan da kimseye ait olmadığı için normalde yapılmayacak şeyler rahatlıkla yapılabilir.
Garrett Hardin 1968’de tanıttığı harika çalışması Ortak Malların Trajedisi’nde: “Herkese ait olan bir kaynağa herkes kendi çıkarını maksat yaparak yaklaştığında, ortak alanın yıkımı kaçınılmazdır.” der.
Türkiye’de yaşadığımız şey de budur: Ortak alanın yıkımı!
Çünkü kamusal alan ortak bir sözleşmeye göre değil herkesin kendi çıkarına göre hareket ettiği bir alandır.
Eğitim sisteminin devreye girmesi gereken asıl yer burası işte. Kamusal alanın nasıl kullanılacağı, kamuya karşı kişisel mesuliyetlerimiz ve ortaklaşa yaşadığımız alanlarda öteki ile kuracağımız iletişimin yapısı gibi konular esasında eğitim sistemi içinde halledilmesi gereken konular.
Okullar klasik derslerin sayısını artırarak kişisel gelişimin bir boyutuna yükleniyorlar ama asıl sorunu toplumsallaşmada, kamusal alanın hoyratça kullanımında yaşıyoruz.
Öğrencilik yıllarında havuz problemlerini hızlıca çözen bir adam işlek bir caddede yolu ya da kaldırımı işgal edecek şekilde arabasını park edebiliyor. Ambülansa yol vermeyebiliyor. Muayene sırasında bekleyen insanlar varken araya kaynak yapılabiliyor.
Demek ki ilk, orta ve lise eğitimi içinde bu mesele halledilmiyor. Bu konu halledilmeden de kamusal alanda o çok ihtiyaç duyduğumuz düzen ve huzur bir hayal!
Aile, eğitim ve medya hayatımızı yaşanmaz hale getiren bu sorun karşısında aynı dili konuşmadığı ve aynı yapıcı tutumu sergilemediği sürece vaziyetin düzelmesi imkânsız.







