Darbeci general sustu, darbeci avukatı odatv cevapladı!
Biz ne kadar alttan alırsak alalım..
Adamlar despotluklarından milim taviz vermiyorlar..
“12 Eylül’de Türk-İslam sentezi topluma dayatılmış” da..
Bunun “TSK’ya yansıması”na engel olmak için, 28 Şubat hayata geçirilmiş de..
Aslında 28 Şubat “darbe falan değilmiş” de!
Öyle güzellemeler yapıyorlar ki..
Neredeyse, “Ah ömrümüz olsa da, bir 28 Şubat daha yaşasak” diye, insanın umutlanası(!) geliyor!
Muhteremlerin anlattıklarına göre..
Sivil üniversitelerde başörtü yasağı falan yok..
Kur’an kurslarına gidecek çocuklara yönelik kısıtlama hiç yok.
İHL mezunlarına katsayı zulmü, Türkiye’de değil, uzayda yaşanmıştı..
28 Şubat’ta TSK, sadece kendi içinde farklı bir oluşuma izin vermemek üzere gardını almıştı..
28 Şubat dediğimiz olay, hepsi hepsi bu kadar bir şeydi yani!..
Aslında bu söylem tarzı, tam da FETÖ’cülerin mahkemelerdeki savunmalarına benziyor.
Pensilvanya’nın emri altındaki siviller, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Akıncı Üssü’nde ne yaptıkları sorulduğunda; “Tarla almak için bakınıyordum” cevabı veriyorlar ya..
28 Şubat darbecileri de, “Biz bir şey yapmadık ki.. Sivil idareye karışmadık ki. Hükümet kendisi istifa etti” diyerek, darbenin sorumluluğundan kurtulmaya çalışıyor..
Bir halt yemişler..
Meşru iktidarı devirmek için, 28 Şubat’ta postmodern de olsa bir darbeye kalkışmışlar..
Şimdi susup oturacaklarına..
Bir de efelik taslıyorlar..
“28 Şubat’ı anlatıyorum” türünden takdimlerle, kitap yazıyorlar..
Bire bir yaşadığımız gerçekleri tahrif ediyorlar..
“Konuşmayın Balyozcular.. Konuşmayın da sizi adam sansınlar!” deyince de..
Kendileri değil ama..
28 Şubatçı darbecilerin medyadaki avukatları (odatv) cevap veriyor:
“Akit’in karın ağrısı belli oldu!”
Eeee? Neymiş peki, bizim karın ağrımız?
Şöyle anlatıyor, darbecilerin avukatlığına soyunan, soldan çarklı internet sitesi:
“Ahmet Yavuz kitabında FETÖ kumpas davaları esnasında Akit Gazetesi’nin kendisine, ailesine ve TSK’ya yönelik saldırılarını şu şekilde anlattı:
Yıl 2009 olmalı... Vakit, TSK’daki torpiller üzerine bir habere imza attı. Küçük gerçekler, büyük yalanlarla bezenerek sunulmuştu. Namusundan emin olduklarımız yok yere sudan bahanelerle karalanmak isteniyordu. Tabii ben de…”
Peki bu kadar edebiyattan sonra, sadede gelirsek, haberimizde ne demişiz de, şimdi karın ağrısı çekiyormuşuz?
odatv, emekli general Ahmet Yavuz’un kitabından aktarıyor:
“Küçük oğlumuz Mert de yer alıyordu haberin içinde. ‘Askerlik yapamaz raporu’nu haksız yere aldığı yazılıydı.
Başka iddialar da vardı. Mesela bunlardan birinde, büyük oğlumuz Selim’in İstanbul ve Tekirdağ’da askerlik yaptığı ileri sürülüyordu. Oysa Çerkezköy ve Saray’da yapmıştı.
Amcamın oğlunun 1980’li yıllarda Muhafız Alayı’nda benim torpilimle askerlik yaptığını iddia ediyordu. O dönemde üsteğmen rütbesindeydim.”
Böyle böyle devam ediyor “karın ağrısı” olarak nitelenen, bizim sıkıntımız(!)..
İyi de, darbeci generale bedava avukatlığa soyunan soldan çarklı hokkabazlar..
Buna “karın ağrısı” denmez ki..
Avukatlığını yaptığınız generalin iki oğlu varmış.. İkisi ile ilgili de askerliğindeki sıkıntılar konusunda haber yapmışız..
Yeğenlerinin askerliğindeki tuhaflıkları yazmışız..
Ne yapmalıydık?
Önemli bir üniversitede doktora yapacak kadar cevval bir oğul, “askerlik yapamaz raporu” aldığında..
“Ah ne güzel! Çok sevindik. Çok mutlu olduk. Darısı diğer çocuklarınızın başına” mı demeliydik?.
Üstelik o doktora yapacak kadar aktif gencimizin, TSK’da rütbeli bir subayın da oğlu olduğu gerçeğine rağmen..
Tüm bunları görmezden mi gelmeliydik?
Haberini yapmışız..
Muhatabı da deseydi ki: “Sağlık sorunu şudur.. Bu sağlık sorunu doktora yapmasına engel değildir.. Ancak askerlik yapmasına maalesef engeldir..”
Biz de, “Ne yani, doğru olamaz mı? Baba general oldu diye.. Oğlu da mutlaka askerliğe elverişli mi olmalı!” deyip, konuyu kapatsaydık..
Ama muhatabımızın çevresinde askerlikle ilgili şaibeli durumlar oluşturanlar bir değil, iki değil..
Bir oğul öyle..
Diğer oğul için de biz demişiz ki: “İstanbul ve Tekirdağ’da askerlik yapmış.. Niye rütbelilerin çocukları, hep büyük illerde askerlik yapıyor? Veya çürük raporu alıyor?”
Ahmet Yavuz paşa da, kitabında bize cevap vermiş..
İkinci oğlu, İstanbul ve Tekirdağ’da değil, “Çerkezköy ve Saray”da askerliğini yapmış..
Bilmeyenler de sanacaklar ki, Çerkezköy ve Saray dediğimiz yerler, Şırnak’ın ya da Batman’ın veya Ağrı’nın ilçeleri..
Yok baba yok..
Çerkezköy dediğimiz, İstanbul’a 100 km mesafedeki Tekirdağ’ın bir ilçesi..
Saray dediğimiz de, yine Tekirdağ’ın İstanbul’a 125 km mesafedeki bir başka ilçesi..
Dolayısı ile..
“Hem acemiliğini, hem de ustalığını İstanbul’a sınır Tekirdağ’da yapmış” diyeceğimize..
“Tekirdağ ve İstanbul’da askerlik yapmış” diyerek, çok büyük skandal bir yanlışlığa imza atmışız..
Çok çok özürler dileriz!
Komutanımızdan da..
“Dürüst solcu” profili çizmeye çalışan odatv’cilerden de..
¥
Bu vesile ile..
Ahmet Yavuz Paşa’nın oğlu ile yaşadığımız bir olayı da paylaşalım..
Balyozcu subaylar cezaevindeydi.
Subayların çocukları, “adalet” arayışına çıkmışlar, gazeteleri ziyaret edip, babalarına yapıldığını iddia ettikleri haksızlıkları anlatıp, destek istiyorlardı..
Ahmet Yavuz’un oğlu Selim Yavuz ve diğer ailelerden birkaç kişi daha geldiler..
Konuları anlattılar..
“Şu şöyle olmuş, bu böyle olmuş”tan ziyade..
Bir talebimiz olduğunu söyledim: “Bu ülkede başörtü yasağı gibi vahim bir zulüm yaşanıyor.. Gerekçe olarak da, babalarınız gösteriliyor.. Babalarınızla görüşün.. Eğer bu yasağın arkasında değillerse, toplu bir basın açıklaması yapsınlar. Biz de dürüstlüğünüze inanıp, ne destek gerekiyorsa verelim..”
Doğruyu söyleyelim.. Çocuklar, “Başörtü yasağına karşıyız” dediler.
Ama babalarının bir basın açıklaması yapmaları konusunda bir girişimde bulunma sözü bile vermediler..
Adeta.. “Biz perde arkasından darbecilik yaparız. Seçilmiş insanlara baskıda bulunur, başörtü yasağını sürdürtürüz. Cezaevine düşsek bile, ‘Biz darbeci değiliz’ deriz de.. ‘Başörtü yasağının arkasında biz yokuz’ açıklaması yapıp, bu zulmün sona ermesine destek vermeyiz” demiş oldular..
Onun için diyorum ki: “Balyozcular susup, konuşmasınlar.. Kendilerini tanımayanlar, bunları adam sansınlar..”







