İğnesiz zayıflamak
Değerli okurlarım, geçen haftaki makalemde son zamanlarda adından sıkça söz ettiren zayıflama iğnelerini ve bu iğnelerden medet umarak fazla kilolarından kurtulmak isteyen hastalarımdan bahsetmiştim.
Bugün kaldığımız yerden devam edelim.
Soru şu?
İğnesiz zayıflamak mümkün mü?
Elbette mümkün.
Yıllar içerisinde aldığımız kiloları üç günde, beş günde vereceğimizi söyleyen sihirli formüllerin peşinden koşmamak şartıyla.
Çünkü kilolarımız bir gecede gelmedi ki bir gecede gitsin.
Yasaklarla başlarsak üç beş gün sonra açlıktan gözler dönüyor ve bu sefer buzdolabının kapağını açıp farkında olmadan iki misli yeniliyor.
Her kilo problemi aynı sebepten oluşmadığı gibi çözümü de herkeste aynı değildir.
Önce neden kilo aldığımızı bulmamız gerekiyor.
Fazla mı yiyoruz?
Yanlış mı yiyoruz?
Gece mi yiyoruz?
Günümüzün büyük kısmını masa başında geçirip neredeyse hiç hareket etmiyor muyuz?
Uykumuz düzensiz mi?
Kullandığımız bazı ilaçların kilo üzerine etkisi var mı?
Tiroid başta olmak üzere kilo almayı kolaylaştırabilecek bir hastalığımız bulunuyor mu?
Bunları sorgulamadan önümüze konulan hazır bir diyet listesini alıp uygulamak çoğu zaman meseleyi çözmüyor.
Çünkü şişmanlık sadece fazla yemek meselesi değildir.
Genetik yapıdan uykuya, kullanılan ilaçlardan psikolojik duruma, günlük hareket miktarından çevremizdeki yiyecek bolluğuna kadar birçok etken bu işin içinde.
Yediğimizden daha az enerji harcıyorsak vücudumuz fazla olanı depoluyor.
Öyleyse ilk iş sofrayı yeniden düzene koymak.
Mideyi tıka basa doldurmadan sofradan kalkabilmek başlı başına bir terbiyedir.
Tabağımızın önemli bir bölümünü sebze ve salatalar, yanında yeterli protein kaynağı olan yumurta, yoğurt, balık, tavuk, et veya bakliyatlar oluşturabilir.
Tam tahıllar, sebze, meyve, kuru baklagiller ve ölçülü miktarda ceviz, badem, fındık gibi geleneksel soframızın kıymetli gıdaları yeniden hatırlanmalı.
Buna karşılık şekerli içecekler, paketli atıştırmalıklar, hamur işleri, sürekli tatlı tüketimi ve farkında olmadan gün boyu ağzımızı meşgul eden yiyeceklerle aramıza biraz mesafe koymak gerekiyor.
Bir başka önemli mesele yeme hızımız.
Yemekle savaşır gibi lokmaları arka arkaya mideye göndermek yerine sofraya vakit ayırmalı.
Lokmaları küçültüp iyi çiğnemeli.
Yediğimizin farkında olmalıyız.
Cep telefonuna bakarak, televizyon seyrederek ne kadar yediğini fark etmeyen çok sayıda insan var.
Beynimiz doymadan önce gözümüz doymalı, gözümüzden önce de aklımız sofrada olmalı.
Gelelim harekete.
İnsan bedeni oturmak için yaratılmamış.
Arabadan asansöre, asansörden koltuğa, koltuktan yatağa geçen bir hayatın bedelini sadece tartıda değil; şeker, tansiyon, eklem ağrıları ve kalp damar hastalıkları ile de ödüyoruz.
“Hocam spora vaktim yok” diyen hastalarıma yürümenin spor salonu üyeliği istemediğini hatırlatıyorum.
Günde yarım saat tempolu yürümekle başlayın.
Yakın mesafeye otomobille gitmeyin.
Asansör yerine merdiveni deneyin.
Telefonla konuşurken bile oturmak yerine yürüyün.
Bir de kaslarımızı unutmayalım.
Yaşa ve sağlık durumuna uygun direnç egzersizlerinin haftanın birkaç günü yapılması hem kaslarımızı korumaya hem de daha zinde kalmamıza yardımcı olur.
Uyku da bu işin görünmeyen kahramanlarından.
Bedeni dinlendirmeden bedenden sağlıklı çalışmasını beklemek haksızlık olur.
Stresli olduğunda yemek yiyenler de kendilerini iyi gözlemlemeli.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey bir tabak yemek değil, kısa bir yürüyüş, dost sohbeti, biraz dinlenmek veya zihnini meşgul eden meseleyi çözmektir.
Kilo vermek yüz metre koşusu değil, uzun bir maraton koşusudur.
Haftalar içerisinde yavaş fakat istikrarlı olarak verilen kilo; birkaç günde hızla verilip geri alınan kilodan daha kıymetlidir.
Elbiselerin bollaşması, bel çevresinin küçülmesi, daha rahat merdiven çıkılması, kan şekeri ve tansiyonun düzelmesi de en az tartıdaki rakam kadar önemlidir.
Burada önemli bir hatırlatma daha yapmak isterim.
İleri derecede obezitesi, şeker hastalığı, uyku apnesi, karaciğer yağlanması veya başka metabolik hastalıkları olan kişilere “Az ye çok yürü, mesele bitti” demek de doğru değildir.
Tıp fakültesine adım attığımız ilk günlerde hocalarımızın “kulaklarınıza küpe yapın” dediği manifesto niteliğinde bir söz var.
“Hastalık yok hasta var, doğru hastaya doğru tedavi uygulamalısınız”
İğneye karşı çıkmak da iğneyi herkese çözüm olarak göstermek kadar yanlıştır.
Çünkü en güzel diyet bir ay dayanabildiğimiz değil, yıllarca yaşayabildiğimiz beslenme düzenidir.
En güzel egzersiz de bir hafta yaptığımız ağır spor değil, hayatımızın içine yerleştirdiğimiz yürüyüşlerdir.
Rabbimizin bizlere emanet ettiği bedenimizin kıymetini hastalanmadan bilmek, ölçülü yiyip hareketli yaşamak ve sağlığımızı korumak en ucuz, en kolay ve en kıymetli tedavimizdir.
Bu haftalık da bu kadar.







