Arınma
Bugün dünya genelinde ve toplumsal dinamiklerde gözlediğimiz kırılmalar, aslında insanlığın içine sürüklendiği değerler krizini sorgulama ihtiyacını ve ahlaki bir arınmaya duyulan o derin açlığı gözler önüne seriyor.
Küresel siyaset sahnesinde, örneğin ABD'deki son seçim atmosferinde seçmen davranışlarına yansıyan refleks, bir yönüyle derin bir vicdan muhasebesi taşıyor. Kitleler, ülke kaynaklarının Filistin gibi mazlum coğrafyalarda yıkıcı savaş politikalarının finansmanına dönüşmesine ahlaki bir itiraz yükseltiyor. Benzer şekilde Avrupa’da, örneğin Fransa’da siyaset mekanizmasına ve kibirli yönetim anlayışlarına yöneltilen eleştiriler, yalnızca idari hatalara duyulan bir tepkiyi değil; sistemin şeffaflığına ve adaletine duyulan güvensizliği de ifade ediyor. İnsanlık, insani trajedilerin normalleştirilmesini sorguluyor ve bu ağır vebalden, bu sistemik kirlilikten arınmak istiyor.
Son dönemde kamuoyunu meşgul eden fon ve borsa krizine adı karışanların içine düştüğü tablo, aslında aynı kökten besleniyor. Zira modernite, insana yepyeni ve amansız bir virüs bulaştırdı. Eskinin kıtlık ve yoksunluk imtihanları, yerini bolluk içinde boğulan ama bir türlü doymak bilmeyen bir ruhsal hastalığa bıraktı.
Kapitalizmin salt bir ekonomik sistem olmaktan çıkıp, ritüelleri, adanmışlıkları ve dogmalarıyla yeni bir dine dönüştüğünü söyler Walter Benjamin. Önceleri dev alışveriş merkezleri, lüks mağazalar ve görkemli plazalar bu yeni dinin mabetleri gibi yükseliyordu. Ancak bugün artık bu tüketim çılgınlığı dijital platformlara da taşındı; avucumuzun içindeki parıltılı ekranlar bu maddeci akımın mabedleri arasında. Göz alan vitrinlerden ve led ekranlardan sel gibi akan "bana gel" çağrıları, insanı adeta modern bir transa sokuyor. İster kasada ister dijital sepetlerde ödenen her bedel, kartlardan çekilen her limit, bu yeni kilisede huşû içinde yakılan bir muma dönüşüyor.
Tabloyu Jean Baudrillard’ın penceresinden okuduğumuzda ise kriz daha da derinleşiyor. İnsan artık eşyanın faydasına ya da niteliğine değil; o eşyanın ona sunduğu sahte statüye, sağlayacağı prestije bakıyor. Kolundaki saatin zamanı göstermesi değil, imaj değeri daha mühim bir hâl aldı. Ayrıca tüketim alışkanlığı insanı hep "eksiklik" duygusuyla vuruyor; hep bir sonraki modelin eksik olduğunu fısıldayarak onu dipsiz bir kuyuya çekiyor. Cemil Meriç bu manzarayı, "insanın eşyaya gönüllü köleliği" olarak tarif eder. Tasavvuf ise bu eksiklik ve doyumsuzluk hezeyanına karşı insanı "kanaat" ile zenginleştirir.
Devasa bütçelere ve olağanüstü güçlere hükmetseler de ruhlarındaki o dipsiz açlığı doyuramayanların hâlini, Mevlânâ Hazretleri "Sarıklı Fakih ve Hırsız"ın ibretlik kıssasıyla özetler:
Gösterişi seven bir fakih, başındaki sarığı ulu ve heybetli göstermek için içine paramparça olmuş eski bezler ve kırpıntılar doldurur. Dışına da yepyeni, gösterişli bir kumaş sarar. Öyle ki, dışarıdan bakan onu paha biçilemez bir servet sanır. Bir gün, sarığın ihtişamına aldanan bir hırsız, arkadan sinsice yaklaşıp bu koca kumaş yığınını adamın başından kaparak kaçmaya başlar. Fakih ise soyulmanın telaşına düşmek yerine, hırsızın arkasından seslenir: "Ey oğul! O kaptığın sarığı öylece alıp gitme! Hele koşarken bağını bir çöz, içini aç, ne götürdüğünü bir gör; ondan sonra helal-i hoş olsun!"
Hırsız, büyük bir ganimet bulmanın heyecanıyla kaçarken bir yandan da sarığı çözmeye koyulur. Fakat o koca sarık çözüldükçe içinden paçavralar, döküntüler yerlere saçılmaya başlar. O heybetli sarıktan geriye sadece yarım arşınlık bir dış bezi kalır. Hırsız, uğruna hırsızlık yaptığı şeyin sahteliğini görünce elindekini de yere çarpar. Fakih uzaktan tebessüm eder: "İşte dünya da tıpkı bu sarık gibi... Dışı süslü ve heybetli ama içi koca bir hiçten ibaret."
Küresel arenada gücü merkeze alanların yahut göz alıcı kazanç seraplarının peşinden sürüklenenlerin durumu, o ihtişama kanan kişinin hâline benziyor.
Kadim irfanımızda kalp, ilahi olanı aksettiren berrak bir ayna vasfı taşır. İbnü'l-Arabî, aynanın yegâne vazifesinin hakikati, ilahi güzelliği ve adaleti yansıtmak olduğunu hatırlatır. Ne var ki modern insan, aynada beliren hakikate değil, aynanın maddesine âşık oldu. Sürekli dünyalıkla, hırsla, başkalarını geçme telaşıyla buğulanan o gönül aynası hakikati gösterme istidadını kaybetti. Yunus Emre, gönül aynasını paslandıran bu sahte illüzyonu şu dizelerle yıkar:
"Mal da yalan, mülk de yalan,
Gel biraz da sen oyalan."
Yunus bize der ki; insan sadece geçici bir bekçiden ibaret. "Bunca varlık var iken, gitmeye bir gömlek ile" hakikati ortadayken, insanın üç günlük oyalanma meşgalesi büyük bir yanılgı. Bu savrulmalardan kurtuluş reçetesi, tasavvufun "Nazar ber-kadem" sırrında saklı. Bu, sadece yürürken ayak ucuna bakmak anlamının çok ötesinde hikmetler taşır. Kendi yoluna, kendi tekâmülüne odaklan; kendi ayaklarının önünde açılan yolda ilerle! Başkalarının önüne açılan yollara heves etme, o süslü ama içi boş hayatlara özenme! Asıl hürriyet, çevredeki sahte ışıklara bakıp kendi yolunda kör olmak yerine, ilahi taksime boyun eğerek, "Rıza makamının" vakarını kuşanmaktan geçer. Senin önünde açılan yol, olgunlaşman için en kusursuz güzergâhı çizer. Diğer yollara sapmak ise beyhude bir çabadan öteye geçmez. Başkasının malikânesine bakıp iç geçirmek, sadece senin omuzlarındaki kanatları kırar.
Bugün maddenin esiri, dijital mabetlerin kölesi, güç zehirlenmesinin kurbanı hâline gelen insanlığın yegâne çıkış yolu gerçek bir arınma eşiğinden geçmeye dayanıyor.
Hattatların levhalara bir nefes gibi nakşettiği o "Hiç" lafzı, modern insanın bitmek bilmez hırslarına, mülkiyet ve para tutkusuna mahkûm olmuş zihinlere sonsuz bir hürriyetin kapılarını aralayan üç harfli bir iksire dönüşür. "Hiç" levhası, insana şu hakikati fısıldar: Allah’ın mutlak varlığı karşısında biriktirdiğin ve uğruna ömür tükettiğin her şey koca bir hiçten ibaret. Maharet; "Vav" gibi bükülerek doğduğumuz bu hayatta, "Elif" gibi dosdoğru yaşayıp hakiki "Hiç"liği kavrayabilmek...







