Doğum gününde, Sûltânların peşinde koştuğu Molla Câmî Hazretleri (7 Kasım 1414)
7 Kasım 1414 yılında Şaban Ayının 23’ü Çarşamba günü İran Horasan’ının Câm kasabasında dünyaya teşrif ettiler. Bir müddet sonra doğduğu yere nisbeten Abdurrahman’ı Câmi olarak anılmaya başlandı. İmâm Ebû Hanife Hazretlerinin yetiştirdiği müctehitlerden İmâm Muhammed Şeybâni Hazretlerinin soyundandır. Henüz beş yaşlarında iken Muhammed Pârisâ Hazretlerinin nazarından geçti.
Babası Nizameddin Ahmed onu bir Selçuklu Medresesi olan Nizâmiye Medresesine ilim öğrenmesi için bıraktığında yaşı küçüktü. Ancak meseleleri kavrama yeteneği oldukça büyüktü. Bunun içindir ki hızla derslerini verip geçti. İleriki sınıflardan dersler alıp hızla okulunu bitirdi. “Semerkand Semerkand olalı böyle kabiliyetli kimseyi görmedi”“ sözü onun için söylenmişti.
İlim tahsil ettiği pek çok kıymetli hocalardan bir tanesi matematik ilmini en iyi bilenlerden Bursalı Kadızâde Rûmî idi, ki kendisi Semerkand’da Uluğ Bey Medresesinde baş müderristi ve Uluğ Bey rasathanesinin de yönetimi kendisindeydi. Bir diğeri, Bursalı Kadızâde Rûmî’nin talebesi de olan Ali Kuşçu idi. (Sonradan Uluğbey Gözlemevi Ali Kuşçu’ya kalacaktır. Fatih’in dâveti ile geldiği İstanbul’da büyük ilmî çalışmalar yaptıktan sonra 1474’te vefât edince, Eyüpsultan’a defnedilecektir.)
Molla Câmî’nin meşhûr astronomi âlimi Ali Kuşçu ile karşılaşması da enteresan olmuştur. Bu karşılaşmada Molla Câmî Ali Kuşçu tarafından soru yağmuruyla âdeta sorguya çekilir. Her sorunun cevabı doğru geldikçe soruların dozajı da artar. Cevapların doğruluğunda en ufak bir sapma yoktur.
Son üç soru astronomi ilminin en zor sorularıdır. Mollâ Câmî aynı sakinlik ve sadelikte cevapları bir bir anlatır. Yetmez, son soru Molla Câmî’den, abondene olmuş vaziyetti ki Ali Kuşçu’ya gelir. Ali Kuşçu’ya hitâben, “Sizin ilim hazinenizde bunlardan daha üstün soru yok mudur? Hepsi bu kadar mıdır?” diye sorar. Dünya’nın 23.30 derece eğilimini ilmiyle tesbit eden Ali Kuşçu cevap vermez. Sadece; ondaki bilgilerin normal yol ile elde edilebilecek bilgiler olmadığını anlar. Çünkü bu Allah-û Teâlâ’nın “İlmi isteyene veririm” hitâbının apaçık bir lütfudur, Mânevî ilimlerin bir tecellisidir.
Hindistan’da Timûroğulları devletinin kurucusu olan Bâbûr Şâh, Molla Câmî hakkında; “Zamanında zâhirî ve mânevî ilimlerde onun gibisi yetişmemiş gibidir. Onun övülmeye ihtiyacı yoktur. Ancak adını anmak, bizim için kurtuluşa vesiledir” sözü çok önemlidir.
Ayrıca; Osmanlı Devleti Hükümdarları Fatih Sûltân Mehmed Hân ve Sûltân II. Bâyezid Hân, Karakoyunlu Hükümdârı Cihan Şâh, Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan,Timur Devleti Hükümdarları Uluğ Bey ve Sûltân Hüseyin Baykara’nın büyük rağbet göstererek peşinden koştuğu, Safevî Hükümdarı Şâh İsmâil’in ise gözü dönmüş bir şekilde kabrinden çıkararak yakmak için her şeyi göze aldığı Ehl-i Sünnet Âlimi, ilim ve hâl ehli bir âbide şahsiyet Molla Abdurrahman Câmî Hazretleri şöhret ve itibâr kazanmaktan kaçardı. Halkın övmesine ve yermesine ehemmiyet vermezdi. Dâima namazda oturur gibi oturur, ziyaretine gelenler; “Ümmetin en hayırlıları, görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimselerdir“ Hadis-i Şerif mûcibince Allah’ı hatırlarlardı.
Molla Abdurrahmân Câmî hazretleri bir defâ okuduğu kitabı hiç unutmadığından tekrâren bakma ihtiyacı durumu olmazdı. Dünyâya meyletmez,ömrünü âhıret hayâtına hazırlıkla geçirirdi. Yatsı’dan sonra, bir saat kadar cemâatle sohbet ederdi. Daha sonra virtlerini çeker, Kur’ân-ı Kerîm okumakla vakitlerini değerlendirirdi.
Gecenin üçte birinden az uyurdu. Sabah namazdan sonra, işrâk vaktine kadar tefekkür ederdi. Sûltanlar, vezirler ve vâlilere yazdığı mektûplarda; “İyiliği emretmeyi, kötülükten nehy etmeyi” prensip edinmişti. Sofrasında misâfir eksik olmaz ihtiyâcından dağıtır, talebelerin ihtiyâçlarıyla bizzat ilgilenirdi..
1472 yılında hac farizâsını yerine getirirken takip ettiği yol güzergâhlarında karşılanıp uğurlandı. Yol üzerinde daha önce vefat etmiş büyüklerin kabirlerini ziyâret etti. Yaptığı sohbetler gönülleri rahatlattı. Medine-i Münevvere’de Efendimiz için okuduğu kasideler ruhlara şifâ oldu.
Fâtih Sultan Mehmed bile Molla Câmî’yi hacdan dönerken İstanbul’a davet etmek için Hoca Atâullah Kirmânî’yi 5000 altın hediye ile Halep’e göndermiş, Kirmânî varmadan az önce Molla Câmî oradan ayrılmış olduğundan eli boş dönmüştü. Fâtih ikinci defa yine değerli hediyelerle Molla Câmî’ye bir elçi gönderip ondan kelâmcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını istemiş, bunun üzerine Molla Câmi “Ed-Dürretü’l Fâhire” adlı eserini kaleme almış, ancak eser kendisine sunulmak üzere gönderildiğinde ise Fâtih vefât etmişti.
Molla Câmî hacdan dönünce, 8 Ocak 1474’te Herat’a yerleşerek Timur Devleti Hükümdârı Hüseyin Baykara’nın kendisine tahsis ettiği medresede hadis ve tefsir dersleri vermeye başladı. Burada oğlu Ziyâüddîn Yûsuf için de “El-fevaid-üz-Ziyâiyye fî şerh’il Kâfiye” adlı eseri kaleme aldı. İşte bu Arabça gramer kitabı, Müslüman Türkler arasında “Molla Câmi” adıyla kabul gördü ve medreselerde temel ders kitabı olarak okutuldu.
Molla Câmî, Ehl-i Beyt’e ve Eshâb-ı Kirâma da âşık idi. Onlara uygun olmayan sözleri sarfedenlere şiddetli karşı çıkardı. Nitekim diğer Sahabe-i Kirâm Efendilerimiz gibi Hazreti Ebû Bekir’e, Hazreti Osman’a (radıyallahû anhüma) olan muhabbetinden dolayı Herat’a giren Safevi Hükümdarı Şâh İsmail tarafından kabri tahrib edilmiştir.
Ancak onun gelecek nesillere bıraktığı “Silsilet-üz-zeheb” ismindeki kitabında, i’tikâdnâme başlığı ile Ehl-i sünnet i’tikâdı günümüze ışık tutmaktadır.. Molla Câmî yazdığı dîvânında, Türk hakanı Fâtih Sultan Mehmed Hân’a hitaben, onu övücü şiirler yazdı. Ayrıca onun oğlu Sûltân Bâyezîd’i medheden kasideleri de bulunmaktadır.
Gelelim Molla Câmi’yi, Molla Câmî yapan tasavvuf yönüne. Molla Abdurrahman Câmî, bir taraftan da Nakşibendiyye büyüklerinden ve ilim adamı Mevlânâ Saadettin Kaşgâri Hazretlerine intisap etmiştir. Ve bu yolda çok büyük derecelere ulaşmış, Halife olmuştur..Şeyhinin 1456’da Herat’ta dünyasını değiştirmesi üzerine de yine büyük mutasavvıf âlimlerinden Ubeydullah Ahrar Hazretlerine intisap etmiş, onun da Halifesi olmuştur. Ne öğrendimse bu yolda öğrendim diye buyurduğu tasavvuf yolunu hayatı boyunca kendisine şair edinmiş, yüz binlerce insana da bu yola girmesine vesile olmuştur.
Ubeydullah Ahrâr Hazretlerinin Halife’si ve benim de 1984’te edindiğim (aldığım kitapların üzerine tarih atma alışkanlığımdır) 616 önemli tasavvuf ehli âlimlerin yaşantılarından önemli kesit taşıyan insanların “Nefâhat’ül Üns Min Hazerâtil Kudüs” adlı eserin yazarı Abdurrahman Câmi Hazretleri’ni 1492 yılında kaybetmesiyle anlamıştır.
Abdurrahman Câmî Hazretleri sadece Mâverâünnehir ve Horasan’da tanınmakla kalmamış, Hindistan’dan Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir alanda Sûltânların, âlimlerin ve şâirlerin saygısını kazanmıştır.
Molla Câmî Hazretleri 9 Kasım 1492 Cuma günü Herat’ta vefât ettiğinde cenazesi, başta Sûltân Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevâî olmak üzere devrin bütün ileri gelenlerinin iştirakiyle kaldırıldı, ilk şeyhi Sa‘deddîn-i Kâşgâri’nin yanına defnedildi..
Âlimler milletlerin ve toplumların temel taşı, çimentosudur. Bir ülkede imâmlar ve âlimler güçlü olduğu dönemler milletler de güçlü olmuş, toplum dinamikleri kolay kolay sarsılmamıştır. Bir milleti yıkmak, bir toplumu tahrip etmek istiyorsan önce âlimleri tahrip edilmesi yetiyor.
Günümüzde âlimlere, tasavvuf ehli merkezlere yapılan saldırıların baş amacı toplumu tahrip etmek ve onu yıkmak içindir. Benim saf Müslümanım da; hemen tasavvuf ehline, din ehline bir saldırı olmasın bakıyorsun işin önünü arkasını araştırmadan hemen eline bayrağı alıyor başlıyor saldırıya.. Buradan sesleniyorum.. Güzel kardeşlerim; bu asil millete, bu milletin gelecek nesillerine, bu ülkeye yazık etmeyin. Bu tahribat yalnızca Türkiye’yi değil, bütün Türk-İslâm Coğrafyasını etkiliyor, toplumlar zarar görüyor..







