Sendeki gizem (2)
Sen ilmi temsil edersen ilim de sende temessül eder. Önce nefsini, sonra Rabbini bilirsin. Bütün bilmeler sende marifet ve hikmete dönüşür. Afaki deliller benliğinde tasdik bulur. İlim sıfatına mazhar bir kul haline gelirsin.
İlmin asıl kaynağına böylece ulaşır, meleklerin itirafı misali, “Allah’ım Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim; Senin öğrettiklerin dışında benim hiçbir ilmim yoktur; ne biliyorsam Senin bana öğrettiklerindir; çünkü hakikatte Âlim olan, ilmi zatının ayrılmaz sıfatı bulunan sadece Sensin. Başkalarının bütün malumatı ancak Senin bilinmesine izin verdiklerindir” dersin.
Bu itirafın seni Allah’a karşı daim saygılı yapar. Karun gibi ilmi kendine izafe ile gururlanıp kibirlenmezsin. İlmin arttıkça saygın da artar. İlim seni velayete taşır, ilminle Allah’ın veli bir kulu olursun.
Dış dünyada okuduklarını bir de iç dünyada okursun. Ya da önce iç dünyanda okuduklarını sonra dış dünyada da okursun. Kâinatın nasıl büyük bir insan, insanın nasıl küçük bir kâinat olduğunu böylece idrak edersin. Bu idrak senin kendi değerini bilmen için değildir; varlık arasındaki sorumluluğunu anlaman, halife varlık olmanın bilincine varman içindir.
Halife varlık olmanın bilincine erince büyük sır sende de açılır. Göklerin, yerin, dağların yüklenmekten çekindikleri emaneti, benlik yükünü hiç düşünmeden yüklenmen sendeki benliğin (ene) mutlak bene ayna olma keyfiyetinde gizlidir. Harici bir yükü değil sen kendini yüklendin.
Sen ki kâinatın zübdesi, hülasası, çekirdeğisin. Çekirdeğin koca ağacı yüklenmesi gibi sen de kâinatı yüklendin. Bu sır, “ilim kendin bilmektir” şuuruyla açılır. Kilit sensin, kilidi açacak anahtar da sensin.
Sen bütün Esmayı okursun, onlar bazılarını, birkaçını okur. Sen bütün ilahi sıfatlara ulaşırsın onlar bazılarına, birkaçına ulaşır. Sen sayısız tasarrufta, müdahalede bulunursun, onlar bazı, birkaç tasarrufta, müdahalede bulunur. Sen çok şey bilirsin onlar bazı şeyleri, birkaç şeyi bilir. Sen kendini de temsil edersin, onlar kendilerini temsilden mahrumdur. Çünkü sen halifesin, diğer varlıklar değildir.
Sen ilmi temsil etmezsen ilim de sende temessül etmez. Cehaletinle baş başa kalırsın. Işıl ışıl büyük bir şehrin elektrik kesilmesiyle kopkoyu karanlığa gömülmesi gibi sen de kopkoyu karanlığa gömülürsün. Afaki malumat sende tasdik görmez olur. Okursun, okursun fakat âlim olamazsın. Kitap yüklü merkebin haliyle hallenirsin.
Varlığı yoktan var eden Allah’ı unutur başka ilahlar ararsın. Tabiata ilah dersin, sebeplere o nazarla bakarsın, hatta yaratılmışların kendilerini, kendilerinin yaratıcısı kabul edersin. Her şey kendi kendine oluyor, tabiat yaratıyor, sebepler icat ediyor, dersin. İmandan sonra küfre düşer, küfrün seni küfrana sevk eder, imanın sende cennet meyvesi olarak temessül edecekken şimdi sende cehennem zakkumu temessül eder.
İlim ilim içindir yaftasına takılır kalırsın. İlmi Hakka, hakikate ulaştıran bir vesile olmaktan çıkarır Hakkın, hakikatin yerine koyarsın. Bazen de kendi ellerinle yaptığın bu puta tapınırsın. Kâinat kadar genişken şimdi cüssenin cirmi kadar kalırsın. Lakin cürmünün büyüklüğü ve tahribinin gücüyle haddinin çok ötesine geçersin. Böylece ebedi cennet yerine ebedi cehennemde kalmayı hak edersin.
Kafir ne kadar bilgi sahibi olsa da hakikatte cahildir; mümin ne kadar ümmi de olsa hakikatte iman cihetiyle âlimdir. O ilimlerin en değerlisi, en yücesi olan “gayba iman” ilminin âlimidir. Kâfir ise bu yüce ilimden nasibi cihetiyle cahil bir ebterdir.
Kâinatı doldurmuş bunca açık burhanı görmesine rağmen inanmayan kâfir, sanma ki farzı muhal açıktan o Yüce Burhan’ı (c.c.) da görseydi iman ederdi; etmezdi, edemezdi; çünkü gözüyle gördüğünü, peşin hükümlü inkâr niyetiyle karanlık dehlize dönüşmüş benliği yine örter, setreder, kendine görünmez hale getirirdi.
Hz. Ali (r.a.), perde açılsa, Rabbimi açıktan görsem yakinimde, imanımda bir ziyade olmayacak, der. Onun bu sözünün mefhumu muhalifini ödünç alarak söyleyecek olursak, kâfir de perde açılsa, Rabbini açıktan görse, küfründe, inkârında bir azalma olmayacaktır. İllaki Rabbim hidayetini nasip ede…







