Çağı Müslümanca okumak ve gereğini yapmak
Çağı Müslümanca okumak ve gereğini yapmak
MUSTAFA ÇELİK
Bir toplum, inancının değişmez esaslarına sımsıkı sarıldığı ölçüde kendi istikametini korur. Müslümanlar İslâm’ın sabitelerine bağlı kaldıklarında, çağın her parıltısını hakikat sanıp modernitenin peşine takılmazlar; aynı şekilde köhnemiş, adaletsiz ve cahilî statükoların da esiri olmazlar. Çünkü vahyin rehberliği, insanı hem ölçüsüz yenilik tutkularından hem de yanlış düzenlerin zincirlerinden koruyan bir istikamet pusulasıdır. Rabbimiz buyuruyor:
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.“ (Enfal Sûresi/24)
İnsanlık uzun zamandır büyük bir düşünsel savrulmanın içinde yaşıyor. Bir yanda aklı mutlaklaştıran, insanı sadece ölçülebilen ve hesaplanabilen bir varlık olarak gören modern anlayış; diğer yanda ise hakikati tamamen parçalayarak her şeyi yoruma ve göreceliğe bırakan postmodern yaklaşım… İnsan, bu iki uç arasında gidip gelen bir sarkaç gibi savruluyor. Bir dönem akla sınırsız güvenildi, şimdi ise hakikatin kendisine bile şüpheyle bakılıyor. Fakat görünen o ki insanlık yalnızca bilgi krizinde değil; aynı zamanda anlam, güven ve aidiyet krizinin de tam ortasında bulunuyor.
Tam da bu noktada İslam düşüncesi farklı bir teklif sunuyor. Çünkü İslam’ın özü, bir ucun diğerine galip gelmesi değil; dengeyi inşa etmektir. Kur’an’ın “vasat ümmet” olarak tanımladığı anlayış, edilgen bir orta yol değil; adaletin, ölçünün ve hikmetin merkezidir. İslam, insanın değişmeyen özüne hitap eden sabiteler koyarken, değişen hayat şartlarını da görmezden gelmez. Fıtrat değişmez; fakat hayatın şartları değişir. İşte bu sebeple İslam düşünce geleneği, mutlak ilkeleri korurken içtihat kapısıyla hayatın akışına cevap verebilen canlı bir yapıya sahiptir. Yönünü kaybetmiş çağ insanı için bu, hem sağlam bir liman hem de hareket alanı demektir.
Çağımızın bir başka paradoksu ise bilgi bolluğu içinde hikmet kıtlığı yaşamasıdır. İnsanlık tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar bilgiye ulaşmadı. Milyonlarca veri birkaç saniye içinde önümüze geliyor. Fakat bütün bu enformasyon yığınına rağmen insanın yalnızlığı artıyor, ruhu daralıyor, anlam duygusu zayıflıyor. Çünkü bilgi tek başına insanı olgunlaştırmıyor. Bilgi ancak ilimle, ilim irfanla, irfan da hikmetle buluştuğunda insana yol oluyor. İslam düşünce geleneği tam da burada devreye giriyor; bilgiyi sadece zihinsel bir birikim olarak değil, ahlaka dönüşen bir hakikat olarak görüyor.
Bir diğer mesele de çağın sahicilik krizidir. Yapay zekâların, dijital kimliklerin ve sanal vitrinlerin çoğaldığı bir dünyada insan giderek kendi yüzünü kaybetmeye başladı. İnsanlar artık yalnızca başkalarına değil, zaman zaman kendilerine bile yabancılaşıyor. Herkes görünür olmak istiyor fakat çok az insan gerçekten “var” olabiliyor. İşte burada İslam’ın ihsan anlayışı, çağın yorgun ruhuna başka bir kapı aralıyor: Allah’ı görüyormuş gibi yaşamak. Bu bilinç, insanı gösteri kültüründen kurtarıp yeniden özüyle buluşturabilecek bir çağrıdır.
Ancak bütün bunların insanlığa ulaşması kendiliğinden olmayacaktır. Fikirler, onları taşıyan insanlar kadar güçlüdür. Çağı okuyacak düşünce insanlarının hem kendi medeniyet mirasına hem de dünyanın düşünce birikimine açık olması gerekir. Bir ayağı klasik ilimlerde, diğer ayağı çağın sorunlarında olmayan bir düşünce dili, insanlığın sorularına cevap üretmekte zorlanacaktır. Fakat bunun da ötesinde ihtiyaç duyulan şey sloganlar değil, derinliktir. Çünkü modern insan artık yüksek sesli sloganlardan yoruldu. İnsan, kendisine bağıran değil; kendisini anlayan bir ses arıyor.
Belki de dünya bugün her şeyin içinin boşaldığı büyük bir “hiçlik” döneminden geçiyor. Fakat her karanlığın içinde yeni bir arayış da saklıdır. İnsanlık yeniden anlamı, samimiyeti ve hakikati arıyor. İslam’ın tevhid ve adalet anlayışı bu arayışa güçlü bir cevap sunabilir. Ancak bunun yolu, çağın acısını kendi acısı bilen, insanlığın yarasını hisseden ve yeni bir tefekkür dili kurabilen ortak bir zihinsel seferberlikten geçiyor. Çünkü bazen medeniyetleri yalnız ordular değil, aynı hakikate yönelmiş birlikte hareket eden zihinler ayağa kaldırır.
İslâmî söylem ve sabiteler, sadece kürsülerde dile getirilecek sloganlar değildir. Hakikat; korunaklı alanlarda teoriler üretenlerin değil, hayatın tam ortasında yük taşıyanların omuzlarında görünür hâle gelir. Çünkü dava, yalnızca konuşmakla değil; bedel ödemekle, mücadele etmekle ve sahada sorumluluk almakla yaşar. Sera adamları, güvenli iklimlerin insanıdır; rüzgârı, fırtınayı ve yükü sınırlı hissederler. Fakat saha adamları; zamanın fitnesiyle yüzleşen, risk alan, yorulan ve gerektiğinde fedakârlık gösteren kimselerdir. İslâmî sabitelerin gereğini yerine getirmek de sözün değil, sadakatin; teorinin değil, gayretin işidir. Çünkü hakikat, çoğu zaman en çok meydanda imtihan edilir.