• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
TÜM YAZILARI

Güncele tarihten bakmak

30 Haziran 2022
A


Mustafa Armağan İletişim: [email protected]

Tarih bize daima eskilerden bahsetmek gibi görünür. O eski zamanlarda olup bitenleri anlatmaya adanmış, malzemesi mahzenlerden çıkarılan bir disiplin gibi algılanır. “Esâtir-i evvelîn” dedikleri aslında eski devirlerin üstûreleri, yani hikâyeleridir. 

Bir bakıma doğrudur bu algı. Tarih, mazi denizinde yakalanan balıklardan pişirilen bir tür yemektir. İyi de balıkçı ne kadar ustadır, oltası veya ağı ne denli dayanıklıdır, denizin dalgaları bu ava ne kadar müsaade eder? Bütün bunlar bilinmeden ava çıkılmayacağı gibi tarihçilerin de mazi denilen denizden ne kadar cüzi miktarda bir nasibi olduğu da buradan bellidir. 

Tarihin geçmişle ilgili bir disiplin olduğu açıksa da, tarihçi ne kadar inkâr ederse etsin bir gözü her zaman günceldedir. Halihazırın kaygıları, ümitleri, hayal kırıklıkları, felaket veya saadet saatleri tarihe bakışı etkilediği gibi tarihçiyi de o toplumda yaşayan bir insan olması hasebiyle tesiri altına alır ve ilgilerini ve önceliklerini tayin eder, yönlendirir, hatta bizzat şekillendirir. 

Bu bakımdan manevî, sosyal ve ekonomik şartların haricinde uzay boşluğunda bir tarih yoktur. Objektif tarih yoktur bir başka deyişle. O halde tarafsız tarih ise hiç yoktur. Bir bakıma tarihte tarafsızlık olacak şey değildir. Tarih kavramına tarafsızlık kadar zıt bir tabir olamaz, çünkü tarih taraflı olanların cirit attığı bir alandır.

Tarihçi de bir robot olmadığına ve olamayacağına göre (robot olmasının istendiğinden de emin değilim) her zaman insanî ilgilerin içine yuvasını yapar ve onlardan beslenir. Yaşadığı toplumun dramını da saadetini de tarihçinin eserlerine yansımış göremiyorsak eğer, bunu kasten yaptığına hükmetmemiz gerekir. 

Mesela merhum Halil İnalcık hoca neden Deli Petro veya Napolyon üzerine uzmanlaşmamıştır da Fatih Sultan Mehmed ve Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihi üzerinde yüzlerce makale ve kitap kaleme almıştır? Bu sorunun bilimsel bir cevabının olamayacağı açıktır. Bu toplumda yaşamaktadır ve bu toplumun tarihi onun kimliğini oluşturmuştur de ondan. 

Demek ki güncelin yaktığı ateş bir toplumun tarihe bakışını da etkilemektedir. Veya Walter Benjamin’in deyişini kullanırsak ayçiçeklerinin yüzlerini güneşe dönmeleri ve onu takip etmeleri gibi tarih de günceli takip eder ve onun parlaklık veya karamsarlık saçma katsayısına göre peçesinin belli bir tarafını açıp diğerlerini gizler. Yüzünü tamamen açması diye bir şey olamaz tarihi hakikatin. Tarihi hakikat her daim parçalıdır bu yüzden. Tablonun tamamını hiçbir fani göremeyecektir.

Halil İnalcık hoca vefat ettiğinde Fatih Camii haziresine, Fatih Sultan Mehmed Han’ın türbesinin az ilerisine defnedilmişti. Tarihçiler kendi aralarında espri yapmaya bayılan bir taifedir. Demişler ki duyduğum kadarıyla,

Hoca artık orada Fatih Sultan Mehmed’e sorar çözemediği meseleleri… 

Latife bir yana, tarihin kabrin bu tarafında tam manasıyla ve bütün yönleriyle birden kavranamayacağını, ancak belli yönlerinin, o da ancak içinde bulunduğumuz zamanın saldığı belli ışıkları altında göründüğü kadarını kavrayabileceğimizi biliyoruz. 

Güncelin güneşi tarihi ne kadar aydınlatabilir? Veya aydınlattığı kadar karartabilir mi? 

Bu sorulara ileride yine bu köşede yaşanmış örneklerle cevap vereceğiz. Ancak bu köşedeki bu ilk yazımızda şu kadarını cevaplandırmış olalım:

Büyük ülke olduğu iddiasındaki Fransa, Bismark’ın başında olduğu Almanya’ya 1870 yılında Sedan’da mağlup olduktan sonra burnu fena halde sürtüldü, çünkü İmparator III. Napolyon Alman mangasının eline esir düşmüştü ve yüz kızartıcı bir yenilgi yaşamıştı. Bu yenilgi Fransız halkı ve aydınları üzerinde o kadar derin bir etki bıraktı ve o kadar büyük bir aşağılık kompleksine yol açtı ki, kendilerine gelemediler uzun süre. 

Fransız aydınları bu kara deliği kapamak üzere harekete geçti, çünkü Fransız kimliği ağır bir darbe yemişti. Bunun üzerine Thiers adlı bir tarihçiyi cumhurbaşkanlığına getirdiler. Çünkü ancak bir tarihçi onların kimlik bunalımına çare olabilirdi. Sartre Kelimeler adlı hatıralarında çocukluğunda yaşanan Sedan şokunu bir önceki nesil üzerinde nasıl gördüğünü güzel anlatır. Böylece Fransa bu kriz anında akl-ı selimin yolunu tarihte bulmuştu.

2. Dünya Savaşının sonunda işgale uğrayan Batı Almanya’da Konrad Adenauer gibi bilge ve yaşlı bir devlet adamı, yıllar sonra yeniden görev başına çağrıldı. Bir restorasyon dönemi yaşanacaktı çünkü. Bu da tarihî tecrübeye sahip bir devlet adamı eliyle olabilirdi ancak.

Demek ki tarih ile bir halkı köle yapabileceğiniz gibi özgürlüğüne de kavuşturabilirsiniz. Biz özgürlüğümüzü tam olarak kazanamadığımızı düşündüğümüz için tarihimizi güncelin tutamağı olarak daima gündemde tutmak zorundayız.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

bir

DOĞRU

Okur

Tarihimizi hep kurtuluş savaşı ile başlatırız. Kurtuluş savaşı öncesi bir çoğumuz için hep kötüdür. Kurtuluş savaşı ile başlatılan tarih bir ulus (türk) yaratma tarihidir. Cumhuriyete geçerken yaratılmak istenen sadece bir devlet degildir aynı zamanda bir millettir. Bir millet yaratmak kolay olmadığı için bir çok katliamlar, sürgünler, varlığını inkar etmeler, türk olma, bize ait yazı (Latin), bize ait din (laiklik), bize ait giyim, bayrak, marş (onuncu yıl ve İstiklal) millî sınırlar gibi. 1930'larda çıkarılan soyadı kanunu ile tek millet (türk milleti) hedefine ulaşıldığı zanedilip soyadı kanunu ile tek millet (türk) hedefine ulaşmada büyük çabaları olan Mustafa Kemal'e AtaTürk soyadı ve altı ok ilke ve inkılapları ile tescillendirilmiştir. Millet olmayı (Türk ) yasal olarak kabul etsekte gerçekte olamadık. devlet olmayıda başaramadık hep Zorluklar çektik, kavgalar yaşadık. Bugün geriye doğru baktığımızda görüyoruz ki, herkesi Türk yapamadık, herkesi laik yapamadık ve her kesi milli (kemalist) yapamadığımızı görüyoruz. 1923'te başlattığımız Türk olma başarısız olunca "Kürt'te vardır, laz'da vardır, çerkez'de vardır, Arap'da vardır, gürcü'de vardır İslam'da vardır, başörtüsüde vardır, Arapçada vardır, namazda vardır, Ezan'da vardır" ile tekrar başladığımız yere (1920) geri döndük. Ulus yaratmada başarısız olduğumuz gibi devletde yaratamadık. Devletler yasalarla var olur ve devletlerde vatandaşlık olur. Biz vatandaşlık yerine insanlarımızı mezhebi, kökeni ve konuştuğu dili üzerinden baktık ona göre örgütlendik ona göre siyasi partiler kurduk ona göre insanlarımıza baktık. Bugün görüyoruz ki, kurduğumuz devlet böyle devam etmekte zorlanıyor ve açılımlar, çözüm süreçleri, "herkesle barışacağız ve bizimde geçmişte yanlışlarımız oldu, Adalet" çağrı ve söylemleri ile dünümüzü kurtarmaya çalışıyoruz.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23