Gazi Meclis Sultan Vahdettin’e bağlılık telgrafı çekmişti

Tarih mesleği zihinlerdeki örümcekleri almayı aslî derdi saymazsa farkına varmadan kendisini ördüğü ağın ortasına hapseden tehlikeli bir faaliyete dönüşür.
Tıpkı Türkiye’deki donmuş İnkılap Tarihçiliğinin yaptığı gibi.
İnkılap Tarihçiliği düşünmemeyi vaad eder.
İnkılap Tarihçiliği sorgulamayı yasaklar.
İnkılap Tarihçiliği haklı çıkma uğruna gerçeğin canı cehenneme demekte tereddüt etmez ki bu da bilimsel olmadığının en has delilidir.
Hani 28 Şubat döneminde İstanbul Üniversitesi’nin rektörlüğünü üstlenen Kemal Alemdaroğlu, “Türban yasağını uygulamak için gerekirse bilime ara verin” demişti ya, İnkılap Tarihçileri de ‘resmi ideoloji çuvalını dik tutmak uğruna gerekirse gerçeklere sırt çevirin’ diyebilmektedir.
Ve biz bu pür ideolojik tarihçiler ve tarihlerle bir asır geçirdikten sonra geriye dönüp baktığımızda hatasını sarmaşıklarla kapatmaya çalışan acemi mimarların beceriksizliklerini seyretmek zorunda kalıyoruz.
Görüyorsunuz bu köşede bir seneyi aşkındır deştiğimiz her bahsin altından gerçeklerin başka yüzlerle fışkırdığını. Gazi Meclis’in ilk binasını Enver Paşa’nın yaptırmış olduğunu yazarken de, Sultan Vahdettin’in Sevr’i onaylamadığını bizzat Mustafa Kemal’in yazdığını ortaya çıkarırken de karşımızdaki tarih manzaralı evin gerçekte bir enkaz yığını olduğunu görmüştük.
Daha neler var neler!
23 Nisan’ın bilinmeyen gerçekleri
Bugün 23 Nisan
Hep neşeyle doluyor insan.
İşte, bugün bir meclis kuruldu,
Sonra hemen padişah kovuldu.
Yakındaki okulun bahçesinden yükselen çocuğun sesi kimin kulağından giriyor, bilmiyorum ama benim okuduklarım, Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı tarihte ilk işlerinden birinin Padişaha bir bağlılık telgrafı çekildiğini gösteriyor. Hem de öyle böyle değil, kullukla ifade edileme derecesinde bir bağlılık bu.
Neler var bu ilginç beyannamede? Neler yok ki!
27 Nisan 1920 günü alkışlarla sık sık kesilerek okunan bu beyannameden bazı cümleleri aktarırsak Gazi Meclisin açılışındaki manevî atmosferin yalnız 23 Nisan günü Hacıbayram Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra sancak-ı şerif ve sakal-ı şerifle Meclise yürünmesinden ve Meclisin önünde dua edilmesinden ibaret olmadığı taş gibi bir gerçeğe bürünür.
Bizzat M. Kemal Paşa’nın okunmasını isteyip “padişahın ayağının tozuna” arz için yazıldığını söylediği telgrafı TBMM kürsüsünden okuyan isim Hamdullah Subhi (Tanrıöver) olmuştur.
“Halife ve Hakan-ı Akdesimiz (En Kutsal Halife ve Hakanımız) Efendimiz” hitabıyla başlıyor beyanname.
“İstanbul’ un işgali ve bunu takip eden facialar üzerine durumu inceleme ve yüce sultanlık haklarını ve millî istiklâlimizi müdafaa ve temin etmek maksadiyle bu defa Ankara’da Büyük Millet Meclisi halinde toplandık.”
“Bu defa” ibaresine hışımla dikkat edin: Çünkü daha önce İstanbul’da toplanmıştık, “bu defa” ise Ankara’da toplandık, diyor.
“Padişahlık makamına bazı gerçekleri arz etmeyi bir sadakat ve kulluk (ubudiyet) görevi bildiklerini” ifade eden beyannamede şu cümleler dikkat çekiyor (anlaşılması için sadeleştiriyorum mecburen):
“Padişahımız: Bilirsiniz ki, hanedanınızın mübarek ve yüce atası olan Sultan Osman millî tarihimizin mesut ve uğurlu bir gecesinde, hâtırası nesillerden nesillere intikal eden bir rüya görmüştü. O rüyanın, üç kıta üstüne gölgesini salan ve altında yüz milyonluk bir âlem barındıran kudsî ağacından artık bütün dallar kesilmiş ve ortada yalnız muazzam bir gövde kalmıştı. O gövde Anadolu’dur ve onun kökleri çok derin gitmek üzere bizim kalblerimizin içindedir.”
Osmanlıya ağıt bu resmen: Hakkında kitap yazılacak kadar manidar olan beyanname buram buram Osmanlı kokmaktadır ve TBMM’nin sıfırdan kurulduğu, Osmanlı ile bir alakası olmadığı yolundaki bütün zırvalara tek başına susturucu bir cevap teşkil etmektedir. “Biz Osmanlıyız” mesajı barizdir.
Biterken sarf edilen şu cümleler ne kadar manidardır:
“Padişahımız: Kalbimiz sadakat ve kulluk hissiyle dolu, tahtınızın etrafında her zamandan ziyade daha sıkı bir bağlılıkla toplanmış bulunuyoruz. Toplanmasının ilk sözü Halife ve Padişahına sadakat olan Büyük Millet Meclisi, son sözünün yine bundan ibaret olacağını yüce eşiklerine en büyük yüceltme ve huşu ile arz eder. (Alkışlar)”
Siz de ‘Bu kadarı fazla, çocuk değiliz, bizi kandıramazsın’ diyenlerdenseniz bir zahmet tutanaklara göz atın da sonra konuşun: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c001/tbmm01001006.pdf
“Padişaha sadakat şerefimizdir” diyen bir Meclisten çocuklara “Meclis kuruldu, padişah kovuldu” martavallarını ezberleten bir tarih eğitimi nasıl bir fesat kumkumasıdır, görün.
İbretlik

(Sağdaki) Bitlis mebusu Derviş Beğ (Soldaki) Bayezid mebusu Şevket Beğ İleri gazetesi, 28 Nisan 1922
Ya buna ne buyurulur:
Bir Millet Meclisi milletin meclisi olduğunu göre pek tabiidir ki onun yansıması olacaktı. Cumhuriyet devrinde kılık kıyafet yönetmeliği çıkarılmadan önce Osmanlı’dan devralınan Anadolu halkının mahalli kıyafetleri Mecliste rahatça giyiliyor, hatta bunun bir hoşgörü ve meziyet olduğu gazeteler vasıtasıyla ilan olunuyordu. (Başörtüsü tartışmasında milletin kıyafeti Meclise tabii ki yansıyacaktır derken tam da bunu kastediyorduk.)
İşte o haberlerden biri. Sadeleştirerek veriyorum:
“Büyük Millet Meclisi’nde millî kıyafetler
BMM’nin teşkilatının milletin ruhundan doğduğuna şüphe yoktur.
Doğu vilayetlerini gezmiş olanlar onların millî kıyafetini tanır. Bu kıyafete ara sıra şehrimizde ve bilhassa özel günlerde tesadüf etmekteyiz. Halkımızın cengâverliğine başka bir delil olan bu giyim tarzı o bölgeyi görmeyenler üzerinde bile hoş bir tesir bırakmaktadır. BMM’nin Doğu vilayetlerinden gelen üyesi bu kıyafeti Meclis içinde de taşımakta ve bu suretle Meclisin teşkilatının milletin ruhundan doğduğunu göstermektedir. Bunun en bariz bir timsali olmak üzere gazetemiz için özel olarak gönderilen alttaki resmi koyuyoruz. Bitlis mebusu Derviş ve Bayezid mebusu Şevket beğler vatan kurtarmak azim ve imanıyla donanmış Büyük Millet Meclisi’nin fedakâr üyelerindendir.







