CHP’den basına talimat: Dinden kesinlikle bahsedilmeyecek
Kuruluş tarihini Sivas Kongresi’ne kadar çıkarmaya çalışan Cumhuriyet Halk Partisi bilinmelidir ki, ancak çok partili hayata geçildikten sonra iktidarın yolunun sandıktan geçtiğini öğrenebilmişti. O zamana kadar parti, halkın iradesine resmen ve fiilen el koymuş vaziyetteydi. Tek parti ile sözde ‘seçim’ yapıyor, Meclisin sıralarını seçilmeyip atanmış vekillerle dolduruyor, onlar da şeflerin emirlerine itaat ettikleri kadar yerlerinde kalabiliyordu. Nihal Atsız’ın bundan 72 yıl önce ‘Türkiye Cumhuriyeti 1950 Mayısında kuruldu’ demesi şüphesiz sebepsiz değildi.[1]
14 Mayıs 1950 yılında ilk kez tek dereceli ve hakim teminatı altında bir seçime gidilirken CHP kendini yırtıp ‘Biz aslında dine karşı olmadık; esasen en hakiki dindar biziz; camileri sattığımız, depo yaptığımız, yalan, iftira; ne yapalım, memlekette tahıl deposu mu vardı, mecburen camileri silo niyetine hizmete aldık’ diye istediği kadar tek parti devrindeki meşum icraatını tevil ve inkâra yeltensin, sandık önüne geldiğinde bu aziz milletin gazabından kurtulamayacaktır. ‘Madem memlekette buğday silosu yoktu, yurt dışına döviz ödeyerek yaptırdığın heykelleri meydanlara diktireceğine milletin açlık derdine deva olacak siloları yaptıraydın ya’, cevabını halk irfanı sandıktaki kutsal tokatla verecekti.
Aslında yatacak yeri yok bunların…
Ayasofya Camii’ni müze yaptıklarını elbette biliyorsunuzdur da, dünyada Mavi Cami (Blue Mosque) diye meşhur olan Sultanahmet Camii’ni 2. Dünya Savaşı yıllarında asker sevkiyat merkezi yaptıklarını biliyor muydunuz? O zamanlar acemi birliğinden usta birliğine sevk edilen askerler camide birkaç gün yatıp kalkarmış.
Camide yatmış olanlardan biri de yakınlarda rahmet-i Rahman’a uğurladığımız Elazizli Abdullah Nazırlı hocaydı. Aslı bende bulunan ses kaydında sevkiyat esnasında kendilerini tam altı gün camiye kilitlediklerini, tuvalete dahi çıkmalarına izin vermediklerini anlatırken sesi titriyordu. Çarpılmaktan korka korka… Neyse, okunmakta olan ezan-ı Muhammedî hürmetine devamını yazmıyorum; ârif ve ârife insanlarsınız, anladınız lafın nereye gideceğini...
O çok gizli talimat
Şimdi de basın hayatına bakalım.
Tek Parti devri basın dünyasında İslamiyet’e bakış nasılmış?
Öncelikle Basın Yayın Genel Müdürlüğü, o zamanki ismi olan Matbuat Umum Müdürlüğü’nün gazetelere farklı zamanlarda sistematik olarak ‘dinî yayın yapmaktan uzak durun, yoksa…’ şeklinde hiddetle parmak sallandığını ve bunun bedelinin otomatikman gazetenin süresiz kapatılıp sorumluların cezaevini boylaması olduğunu söyleyelim.
Şimdi daha önce de yayınladığım o çarpıcı belgeyi tekrar okuyalım mı?
İşte Başbakanlık Basın Genel Müdürlüğü İstanbul Bürosundan gazetelere çift hilalli, yani “çok gizli” o ikaz (bu defa metni kısmen sadeleştiriyorum):
24 Temmuz 1942
Sayı: 651
Gazetelerimizin son günlerden yayınları arasında dinden bahseden bazı yazı, görüş, ima ve temennilere rastlanmaktadır. Bundan sonra din konusu üzerinde gerek tarihî, gerek temsilî ve gerek görüş kabilinden olan her türlü makale, bend, fıkra (köşe yazısı) ve tefrikaların yayınından kaçınılması ve başlanmış bu tür tefrikaların en çok on gün zarfında bitirilmesi rica olunur.
Matbuat Umum Müdür Vekili
İzzettin Tuğrul Nişbay
Biraz daha genişlemesine araştırma yapınca yukarıdaki talimatın 1942 yılına mahsus olmadığını, bir benzerinin 1934 yılında bu defa Mehmed Akif’in damadı olan Ömer Rıza Doğrul’a gönderildiğini, bir de Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu’da yayınladığı 1943 tarihli bir versiyonu bulunduğunu tespit ettim. Ömer Rıza Bey’e verilen talimat, daha doğrusu uyarı ise şöyledir:
Ankara, 17 Mayıs 1934
Biz her ne şekil ve surette olursa olsun memleket dahilinde dinî yayınlar yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.[2]
Bu yazı bize hiçbir şeyi göstermiyorsa tek parti devrinde sürekliliği olmuş (temadi etmiş) bir talimat zinciri karşısında bulunduğumuzu gösteriyor. Muhatap ister Eşref Edip Fergan olsun, ister Ömer Rıza Doğrul; müdürler ister İzzettin Tuğrul Nişbay olsun ister Vedat Nedim Tör, zihniyet aynıydı.
Asıl maksat ise bu ülkede dinden bahsettirmemek, yani ülkeyi İslâmsızlaştırmaktı.
Bugün ellerine fırsat geçse aynısını yapacaklarından adım gibi eminim. Nitekim Yenikapı konserlerinde şarkıcılara kasten açtırılan LGBTİ bayrakları yolun da, yolcunun da değişmediğini göstermiyor mu?
[1] Atsız, “Kurucular Meclisi”, Orkun, Sayı 9, 1 Aralık 1950, s. 1. Aynı yazıda geçen “Diktatörlüğü yapan Halk Partisi, bilhassa onun ileri gelenleridir" cümlesine de dikkat çekmeliyim ama zaten yazının tamamı bir manifestoyu andırmaktadır.
[2] Eşref Edip Kara Kitap’ında bu metnin tarihini 17 Mayıs 1942 olarak vermektedir ki, muhtemelen müdürlük bürokrasisinin hazırladığı bir yazı şablonunun icab ettikçe sümen altından çıkarılıp işleme konulduğunu gösterir. Bkz. Eşref Edib, Kara Kitap: Milleti Nasıl Aldattılar? Mukaddesatına Nasıl Saldırdılar?, Derin Tarih Yayını, Nisan 2019, s. 12.







