Attila İlhan’la nasıl tanışmıştım?
2005 yılında kaybettiğimiz Atilla İlhan benim 17 yaşımdan itibaren ilgimi daima üzerinde toplamayı başarmış bir yazardı. 1980’den hemen sonra yoğunlaştı okumalarım ama evveliyatı da var elbette. Mesela 1978’de alıp okuduğum ama ismini galiba ilk kez Cemil Meriç’in Bu Ülke’sinde duymuş olduğum Hangi Batı, ilk sayfasına 30 Nisan 1979’da satın aldığımı not düştüğüm Sisler Bulvarı adlı şiir kitabı.
Velhasıl önümdeki masayı gölgelendiren onlarca Attila İlhan imzalı dizi dizi kitap: Batı’nın ‘Deli Gömleği’, Hangi Sol, Hangi Sağ, Faşizmin Ayak Sesleri, Gerçekçilik Savaşı, Böyle bir Sevmek (şiir, 1979), Yaraya Tuz Basmak ve Fena Halde Leman adlı romanları… Liste uzayıp giderken Abbas Yolcu adıyla henüz 1957 yılında neşrettiği ufak boyda basılmış seyahatnamesinin kütüphanemde durmaksızın işveyle göz kırpıp durduğunu söylemem şart.
Derken 12 Eylül’ün akabinde yayımladığı Hangi Atatürk ve Temmuz 2000 tarihinde saha-i vücuda çıkan Sultan Galiyef: Avrasya’da Dolaşan Hayalet.
Sohbet eder gibi yazmasının beni en ziyade etkileyen taraflarından olduğu muhakkaktı. Bir kısmının kurgu, daha doğrusu mizansen olduğu anlaşılsa da, bazı gençlerle Ahmet, Mehmet diye isim vererek tartıştığı yazılarının sizi de odaya davet eden bir kışkırtma içerdiği ise tartışılmaz. Ne yalan söyleyeyim, okurken gerilip o ‘ateş gibi’ gençlerden biri de ben olmak istemişimdir.
Kitap ve söyleşilerini okurken bunu çok istemiş olmalıyım ki, günün birinde Taksim’de Gezi Parkı civarında kendisiyle karşılaştığımda bir cesaret, selam vermiş ve sıcak mukabelesi üzerine görüşmek istediğimi beyan etmiştim. Hemen telefon numarasını (ev numarasıydı elbette) verivermişti. Bunu müteakip bir telefon konuşmamızdan kalanlar hafızamın ışıklı bir köşesinde canlılığını muhafaza etmiş bugüne kadar. Telefon ahizesinin öbür ucundaki adam, sanki ezelden aşinası imişim gibi gayet rahat, herkese nasıl konuşuyorsa öyle, olanca içtenliğiyle ve nasıl desem, ‘kitap gibi’ konuşuyordu.
Bu arada nasılsa sözü Bursa’ya naklettiğim kalmış aklımda. Belki de “bursa’dan yaylım ateş” şiirinde geçen “işte bursa şehri secdeye varmış/dilsiz bir kar dökülür işte uludağ’dan” veya “ezan sesleri dağılır kanat kanat minarelerden” (Sisler Bulvarı) türünden mısralarını bağrına basan bayıldığım şiirinden dem vurmuşumdur. Kendisine Bursa’da büyüdüğümü söyleyince bir şeyler oldu muhatabıma, birden coştu ve derin bir nefes alarak zamirindekini hatta boca etti. “Bilir misin”, diye içini çekti, “ben ilk defa bu kadar minareyi bir arada Bursa’ya gittiğimde görmüştüm. İzmir’de büyüdüğüm için bir Müslüman/Türk şehri böyle olur sanıyordum. Biraz Manisa farklı ama o da o kadar. İlk defa bir Müslüman/Türk şehrini Bursa’da o minareleri görünce idrak etmiştim.” Nokta.
Böyle böyle kitap sayfaları ve telefon hatları üzerinden başlayan muhabbetimiz Gezi Parkı civarındaki rastlaşmalarımız, geçerken onu cam kenarındaki masada, önündeki A4 ebadındaki kâğıtlara mevzun parmaklarıyla içirdiği romanları (en son Halide-Edip Adıvar üzerine bir roman yazıyordu ve galiba tamamlayamadan öldü) ve gazete yazıları yazarken fotoğraflıyordu hafızam. Birkaç kere de dayanamayıp içeriye giriş ve selam verişim. Birkaç cümlelik mükâlemeler, o kadar.
Yalnız bir seferinde yanında benim yaşlarımda biriyle konuşurken dalmıştım araya (1999 veya 2000 yılı olmalı). Anlaşılan hararetli bir mübahaseye buzdan bir bıçak gibi saplanmıştı selamım. Birden film kopar gibi durdu ve selamımı yumuşak bir edayla aldıktan sonra aynı nezaketle randevu alarak gelmemin münasip olacağını ihtar etti. Demek ki usul buymuş, deyip veda ettiğimi hatırlıyorum.
Derken Sultan Galiyef kitabını Beyoğlu’ndaki Simurg Sahaf’tan temin edip okuduktan sonra bir söyleşi yapmak isteği uyandı içimde. Telefon edip randevulaştık. Yine Divan Oteli’nin kafeteryasının en dibinde, cam kenarındaki mutad masasında, tam dediği saatte karşı karşıyaydık. Teybi açtım ve usta döktürdü: Aynen ‘kitap gibi’ konuşuyordu. Olanca sevecenlik ve rahatlığıyla yalnız tarihin girift düğümlerine nafiz nazarlar atmakla kalmıyor, olayın karmaşık düğümlerini zabturapta alıveriyordu maharetle.
İşte 22 yıl önce gerçekleşen o ‘kitap gibi’ söyleşim Gerçek Tarih dergisinin Eylül sayısında sizlerle buluşacak. İlgililere duyurulur.







