Suudi Arabistan’ın Ehli Sünnete karşı açtığı savaş
İslam Coğrafyasının tümü bölgenin en önemli Sünni ülkelerinden biri olan Suudi Arabistan’ın yaşadığı inanılmaz düşünsel ve stratejik krizden olumsuz anlamda etkileniyor. Elinde bulundurduğu maddi gücü ve imkanları bölgesel karışıklıklar çıkarmada kullanan Suudi yönetimin her attığı adımın sonuçlarını ve etkilerini Moritanyalı siyaset bilimi uzmanı Muhammed Muhtar Şankıti kaleme aldığı dikkat çekici makalede şöyle yorumluyor:
Sünni coğrafyanın son yıllarda yaşadığı trajedik sonuçlar, parçalanmışlıklar ve iç karışıklıkların en büyük sorumlusu Suudi yönetimidir. Düşünsel olarak “İslam” kavramını dar çevrede sınırlayan bir söylem ihraç ederek veya ehli sünnet kavramını Şii yayılmacılığı siyasetinin karşısına konumlandırarak sığ bir düşünce ufkuna hapsetmiştir. Siyasi olarak da Şia mensuplarını tekfir ederek “mezhepçilik” üzerinden savaş stratejisi belirlemiş, böylece bütün coğrafyayı geri dönülmez acıların ve savaşların yaşandığı sahnelere maruz bırakmıştır.
Son yıllarda İran-Suudi çekişmesi üzerinden coğrafyamızda yaşanan tecrübeleri tahlil ettiğimizde birbirimizi kabullenip karşılıklı hukuk çerçevesinde yaşamaktan başka bir çaremizin olmadığını, askeri yöntemlerin hem her iki tarafın hem de Müslüman halkın ve ülkelerinin tamamen tahrip edilmesine yol açtığını ve çıkmazlara soktuğunu görüyoruz.
Suudi’nin İran’a karşı kullandığı her siyasi ve askeri çıkış başarısızlıkla sonuçlanmış, aksine İran’ın nüfuz alanını daha fazla genişletmesiyle sonuçlanmıştır. Bu dışlayıcı ve düşmanlığa dayalı siyasetiyle, Sünni dünya’nın birlikte karar almasını engellemiş, desteklediği kesimleri daha sonra sırtlarından bıçaklayarak arkasına Rusya’yı alan İran güçleri karşısında çaresizlik içinde ölüme ve katliama terk etmiştir.
Suudi’nin Sünnilere uyguladığı bir başka suç, Suudi otoritesini yaymak uğruna öncülüğünü Sünni İslami hareketlerin çektiği Arap Baharı devrimlerini başarısız kılmaktı. Halkların kendi içinden çıkardığı meşru yönetimlere “karşı devrim” (darbe) siyasetini uygulayarak politik ve finansal enerjisini bu yönde kullanmıştı. Böylece Sünni bünyenin temel direklerini yıkmış, rakibi İran ve Rusya’nın bu ülkelere girişini kolaylaştırmıştır. Suudi Arabistan’ın bu beceriksiz stratejisi, birçok Sünni Arap ülkesinde siyasi, askeri ve hatta demografik anlamda büyük değişimlerin yaşanmasına sebebiyet vermiştir.
Irak’ta Sünniler, İran›ın genişlemesine karşı oldukları, kendilerini destekleyecekleri izlenimi veren Suudi’ye kandılar. Sonuç, korkutucu oldu: İslam tarihi boyunca Sünnilerce yönetilen bir devlet artık İran’ın hakimiyetine giriyordu. Ardından gelen cinayetler, tecavüzler, tehcir, nüfuz ve karar mekanizmalarından dışlanma…
Suriye’de muhalifler Şam’daki Esad sarayını ele geçirmelerine sadece birkaç kilometre kalmıştı. Suudiler Suriye devrimini ele geçirmek için başta Katar ve Türkiye olmak üzere diğer tarafları marjinalize etme konusunda baskı yapıyorlardı, sonuçta Suriye devriminin siyasi cephesinde ayrılıklar, silahlı cephesinde parçalanmalar ortaya çıktı.
Yemen’de, Suudi makamları, Ali Abdullah Salih’i halkının devriminden ve suikasttan kurtarıp tedavi ederek Yemen’e geri gönderdiler. Yemen’de en büyük Sünni hareket olan Islah Hareketi’ne karşı Şii Husileri destekleyip Sünnilerin söz sahibi olmasını engellediler. Ardından Husi’lerden kurtulmak için Ali Abdullah Salih’i destekleme sözüyle Husi’lerle karşı karşıya getirip hem ondan kurtuldular hem de Yemen’i yerle bir edip Şii Husi’lere teslim ettiler.
Suudi otoritesi, dünyanın en büyük İslami siyasi güçlerinden Müslüman Kardeşler’i yok etmeye çalışıyordu. Bunun için Arap devrimlerinden en başarılısı, bölgedeki stratejik denklemleri değiştirecek derecede büyük etkiye sahip olan Mısır devrimine karşı acımasız askeri darbeyi var güçleriyle desteklediler.
Türkiye’de gerçekleştirilen askeri darbe girişiminde de Mısır’daki Sisi benzeri askeri bir düzen kurmak için çok çırpındılar. Son olarak da yükselen her Sünni güce karşı açtıkları savaş örneği kendini Katar kuşatması ile gösterdi.
Burada Suudilerin suçlarını anlatmamız İran›ı temize çıkarma amacı taşımamaktadır. Aksine İran’ın acımasız mezhepçi yayılması, döktüğü kanlar ve dört Arap devletini kontrolüne alması, Suudi makamların suçlarını kesinlikle katlamıştır. Fakat kesin olan bir şey var ki İran Suudiler gibi müttefiklerini satmıyor, Lübnan Hizbullah’ı, Husiler, Esad milisleri, Haşdi Şa’bi gibi silahlı güçlere destek vererek sonuna kadar onlara sadakat gösterip, coğrafyamızda siyasi ve askeri başarı elde ediyor.
Nihayetinde bugünlerde Suud’a güvenen her grup ve azınlık yerinden olmaktan ve katliama uğramaktan kurtulamıyor. İslam’ın ilk risalet merkezinden Suud hakimiyeti kaybolup, yerine kadim medeniyetler olan Anadolu, Mısır ve Şam merkezli yeni bir Sünni güç birliği oluşmadan bu coğrafyanın istikrar bulması zor görünüyor.

