İsrail Sorun Değil, Asıl Sorun İhvan!
Amerika’da temaslarını sürdüren Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman The Atlantik dergisine verdiği röportajda “Yahudi halkının atalarının anavatanında bir ulus devlete sahip olma hakkı” olduğunu belirtti.
Bu durumda Filistinliler Siyonistlerin misafiri oluyor. Siyonistler Filistinlilere “ata topraklarının” bir kısmını yaşamaları için lütfetmiş, iyilikte bulunmuşlar!
Suudi gazetelerinden “Sabq” röportajdan yola çıkarak “Prens Selman, Mescid-i Aksa hakkındaki endişelerini nasıl dile getirdi?” şeklinde bir başlıkla çıktı. Gazeteye göre Prens, Mescid-i Aksa ve Filistin halkının hakları konusunda çok endişe duyuyormuş?
Peki, endişe duyamaz mı? Bu konuda sorun yok!
Asıl sorun şu; Prens konuşmasının bir kısmında Siyonist işgalcinin Filistin üzerindeki tarihi hakkını bizatihi tanıyor, Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı da içeren Filistin topraklarının Yahudilere kendi atalarından emanet olarak kaldığını ifade ediyor.
Suudi Prens, “İsrail”in varlığını kabul eden diğer Arap yöneticilerden ayıran bir ifade tarzı kullanıyor. Bu farkı ortaya koyan ABD’nin Ortadoğu’daki barış elçisi Dennis Ross şöyle yorumluyor; “Ortadoğu’daki Arap liderler, İsrail’in varlığını kabul etse de, hiçbir zaman atalarının toprak hakkından ve tarihten gelen Yahudi haklarından bahsetmediler ve bunu her zaman kırmızı bir çizgi saydılar.”
Prens’in röportajını siyasi analist Sari Urabi şöyle tahlil ediyor: Son gelişmeler önceki Arap yöneticilerin uygulamalarından farklı, benzeri görülmemiş bir süreçten geçtiğimizi gösteriyor. Veliaht prens, diğer yöneticilerin yaptığı gibi Filistin’i olanaklar ve güç dengesi bahaneleriyle terk etmekle yetinmeyip, Siyonist işgalcinin dünyayı ikna etmek için uydurduğu tarihi efsaneleri de kabullenerek, işgalde hiçbir beis görmüyor.
Sonunda, adamlar “ata toprakları”nı savunuyor ve “atalarının tarihini” koruyor. Prens Muhammed bin Selman için kötülük bunun neresinde?
Aslında Prense göre bölgede birtakım kötülükler de yok değil… Kötülük, bölge için şer üçgeninde: İran, Müslüman Kardeşler ve diğer “Sünni terörist” grup ve hareketler…
Bu ifadelerden -kendi tabiriyle- şeytan üçgeni ile mücadelede İsrail Suudi Arabistan’ı da kapsayan karşıt ittifakın bir parçası olduğu anlamı çıkıyor. Ancak, İran’ın da kendileriyle mücadele içinde olduğu Sünni gruplar ve Müslüman Kardeşler ile prensin sorunu nedir? Aksine İran’ın bölgesel bir genişleme stratejisini sürekli gündeme getiren Suudi Arabistan’ın bölgedeki Sünni hareketlere destek verip rakibine karşı güçlü olması daha akılcı bir strateji olmaz mıydı?
Röportajın devamında bunun da ipuçlarını var; Prens’e göre Müslüman Kardeşler İslami bir imparatorluk arayışı içindeler. Nihayetinde hilafet sistemini kurup bu hedefe ulaşmak için demokratik sistemi kullanıp, halkı yanlış yönlendirdiklerinden yakınıyor. Konuşmanın neredeyse tamamında mugalatadan ve çelişkilerden geçilmiyor.
Aslında Prens bir yandan, Batı’ya İslami bir imparatorluğun korkusunu satarken, doğrudan saygın bir Müslüman gücü engelleyerek Batı’ya “Küresel tahakkümünüzü tehdit ediyor” mesajını veriyor. Bu iddiasını ispatlamak için de Batı’nın şeytanlaştırdığı İran’ı, Müslüman Kardeşler ve Sünni terörist(!) gruplarla birlikte anarak aralarında irtibat olduğu imajı vermeye çalışıyor.
Bir başka ifadeyle Prens birileriyle ahit yeniliyor ve şöyle demek istiyor: “Bizim sizi ilgilendiren işlevsel bir rolümüz var ve sizi bu gruplardan ve gelecekteki projelerinden ancak biz koruyabiliriz. Eğer bizden vazgeçerseniz, bunun bedelini siz ödersiniz, ben seleflerimden daha öteye gidiyor ve size söz veriyorum; bu gruplara yaşam hakkı tanımayacağım ve onları kökten kurutacağım!”
Yani genç Prens koltukta kalmasının İsrail ve Batı için bir zaruret olduğu izlenimini vermeye çalışıyor. Çünkü halkına vadettiği kalkınma hamleleri ancak Batı’nın rızasına tabidir.
Elbette bu düşüncelerin Prens’in fikirleri olduğuna inanmak pek te gerçeklikle bağdaşmıyor. Nitekim yönetime geldiği sürecin başlangıcından şu ana kadar gündeme getirdiği konular ve fiiliyatları hakkında entelektüel algılara sahip olmadığı bilinmekle birlikte, kendisine tayin edilen müsteşarlar tarafından ABD ittifakının gerekliliği de dikte edilmiştir. Kendisi sadece önüne konan metni okumaktan başka bir şey yapmıyor.

