Devrim ithalatından ihracata geçen süreçte İRAN
Suudi Arabistan ve arkasındaki blokun karşısına konumlanan bir güç olarak Ortadoğu’da yaşanan karışıklıkların ve krizlerin en önemli aktörü olan İran ve siyaseti, bölgeyi doğru okumak için anlaşılması gereken en önemli konulardan biridir. Siyaset bilimci Şankıti’nin yorumuyla Suudi Arabistan’ı ele aldığımız makalenin devamı niteliğindeki bu değerlendirme İran devriminden bugüne yaşananları ve günceli irdeliyor.
İran devrimi 1979’da patlak verdiğinde tuhaf şekli ve içeriği ile bütün dünya kamuoyunun gündemini işgal ediyordu. Formatı açısından bakıldığında modern dünya, sarıklı mollaların öncülüğünde bir devrim gerçekleştirilebileceğini tahmin etmiyordu. İçerik açısından ise Amerika ve batı stratejilerinin siyasal sömürgeciliğinin direklerini yıkacağı yankısını uyandırıyordu. Nitekim devrim sonrası bölgesel dengeler ve uluslararası stratejilerde büyük değişimler yaşanmıştı.
İlk başlarda İran devrimi, İslamcı, milliyetçi ve solcu güçlerin geniş bir ittifakının omuzlarında yükselmişti. Ancak Humeyni’nin ekibi kısa sürede devrimin diğer güçlerini bastırmayı başarmıştı. Devrimin tek sahibi olan ve İran’a hükmeden Humeyni, devrimi Arap mahallesine ihraç etme arzusunu hiç gizlemedi. Kendisini en başından ulusal bir lider olarak görmeyen Humeyni, yeryüzü mazlumlarının ahlarını dindirecek, öfkelerini müstekbirlere yöneltecek küresel İslamcı bir lider olarak takdim etti.
Fakat İran devriminin sair İslam coğrafyasına ihracat stratejisi çeşitli nedenlerle başarısız oldu. Bunlardan en önemlisi, İran devriminin kendisinin başarılı bir devrim olmadığı ve İran’ı çevreleyen Arap ve İslam halkları için cazip bir model haline gelmediği gerçeğiydi. Bununla birlikte çoğalan düşmanlar kıvılcımların ülkelerine yayılmasından veya etkilerinin azalmasından korkarak İran devrimini yok etmek için komplolar kurdular.
İran Devrimi, siyaset filozoflarının devrimlerin başarısı için belirlediği kriterleri sağlayamadı. Belki de bu standartların en önemlisi, Michael Richards’ın “Dünya Tarihi’nde Devrimler” adlı kitabında devrimlerin başarısını değerlendirmek için belirlediği üç kriterdir: bireysel özgürlük sağlamak, esnek ve açık bir siyasi sistem oluşturmak ve insanların yaşam koşullarını iyileştirmek.
Her durumda, İran devrimi bu üç kriterden hiçbirini karşılayamadı. Aslında devrimin İran halkının iradesini özgür bırakmaması, komşu ülkelere devrim pazarlaması konusundaki başarısızlığının tek nedeni değildir. Dış stratejik etkenler, yani İran devrimini alt etmek için Batı’nın ve İsrail’in bariz bir ortaklığı vardı. Arap ülkeleri, özellikle de Irak, Körfez ülkeleri ve Mısır, İran devriminin etkisini kısıtlama konusunda Amerikan ve İsrail stratejisinin önemli bir aracıydı. Irak’ın 22 Eylül 1980’de İran’ı işgal etmesi, uzun ve acı veren bir yıpranma savaşı başlattı: Araplar ve İran birlikte enerjilerini tüketirken İsrail ve Amerika mutlu olan taraf oluyordu.
Irak, bu yararsız kanlı maceranın bedelini yüzyılın sonlarında ağır bir şekilde ödedi. İran, ABD’nin 2003’te Irak’ı işgalinden yararlanarak şaşkınlık verici derecede intikam duygularıyla davrandı. 1980’lerden beri fırsat kollayan İran siyasi ve askeri güçlerle kendi kontrolüne geçirdiği Irak’ı kendine stratejik bir uydu devletine dönüştürmüştür.
İran’ı bu konularda başarılı kılan şey stratejik sabrı, alan uzmanlığı ve hedeflerini gerçekleştirme konusundaki bedel ödeme isteği olmuştur. Şii Arap gruplarına yaptığı politik ve stratejik yatırım son yıllarda tatlı meyvelerini vermeye başlamış. Kararlı ve uzun vadeli strateji bölgedeki Şiileri savunmasız durumdan güçlü aktörlere dönüştürmüş, bütün tecritlere rağmen siyasal ve güvenlik alanında İran’ın nüfuz alanı genişlemiştir.
Arap Baharı süreci Amerika, Arap rejimleri ve İsrail müttefiklerinin İran›a dayattığı ekonomik ve stratejik kuşatmanın ikileminden kurtulması ve devriminin gençleşmesi için tarihi bir fırsattı. Ancak İran yönetimine galebe çalan mezhebi dar görüşlülük Arap Baharı’nda derin yaralar açtı. İran bölgeyi mezbahaya çeviren aptalca bir savaş başlattı. Nihayetinde karşı devrimlerdeki rolünü iyi oynamış, Şam›da Nusayri mezhepçi sistemi korumak için Suriye devrimini çökertmiş, Husi’leri destekleyerek Yemen devriminin başarısızlığına katkıda bulunmuştur.
İran ve amansız düşmanı Suudi Arabistan Arap Baharı’nı yok etmek üzere tertiplenen karşı devrimlere (darbelere destek verme) haricinde onlarca yıldır hiçbir stratejik veya siyasi bakış açısı ile buluşmamış, fakat paradoksal olarak darbe süreçlerinde aynı noktada buluşmuşlardır. Ancak her biri rollerini farklı ülkelerde göstermiştir. Suudi Arabistan Mısır ve Bahreyn’deki karşı devrimi finanse ederken, İran bu rolünü Suriye ve Yemen’de oynamıştır.
Gelinen noktada, iç karışıklık yaşayan iki ülke arasındaki bu rekabet her iki rejimin iç krizlerini ötekine atması neticesinde doğrudan bir savaşa dönüşebilir. Suudi Arabistan ve İran arasındaki bu doğrudan çatışma ortaya çıkarsa, Körfez bölgesinde kapsamlı bir yangın ve bu bölgede benzeri görülmemiş bir uluslararası kriz yaşanacaktır. Bu, Filistin’in kalan kısmını yutmayı kolaylaştırmak ve bölgedeki egemenliğini güçlendirmesinin önünde engel olarak gördüğü tüm ülkeleri yok etmek isteyen İsrail açısından büyük bir stratejik hizmet olacaktır.

