--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Avrupa’da ırkçıların önlenemeyen yükselişi

Mehmet Koçak
Mehmet Koçak

Avrupa Birliği üyesi ülkelerde; ırkçı akımlar  göçmenler, yabancılar ve müslüman topluluklar ile İslam üzerinden sürdürdükleri düşmanca siyaset, etkisini göstermeye devam ediyor. 

Mazisi çok öncelere dayanan ancak son yirmi yıldır büyük bır hızla güçlenen ırkçı akımlar, Almanya, Fransa ve Hollanda başta olmak üzere tüm AB üyesi ülkelerde güç kazanmaktadır. 

Bunun en bariz örneği geçen hafta Avusturya’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda iktidar partilerinin adaylarının sandıkta varlık gösterememesi ve aşırı sağcı Avusturya Özgürlükçü Partisi’nin (FPÖ) adayı Norbert Hofer’in yüzde 35’lik sürpriz oy oranıyla bu turun galibi olması Avrupa’daki ırkçı partilerin yükselişinin en bariz örneği olmuştur.

 Avusturya’daki Hristiyan Demokratların ve Sosyal Demokratların inanılmaz çöküşü sadece Avusturya’da değil tüm AB üyelerinde tartışılıyor. 

Bu gelişmelerin sonuçlarını idrak etmek için önlerinde dört haftaları var. Avusturya 22 Mayıs’ta tekrar sandık başına gitmeye hazırlanırken ya yeni vaatler ve yeni politikalar önerip, seçmen kitlelerini ikna edecekler ya da Avusturya’yı ırkçılara teslim edecekler. 

Şu bir gerçek. Irkçılar, yeni bir ifadeyle; Avrupa’da sağcı popülistler günümüz Avrupa’sında siyasi arenaya yerleşti. Profesyonelleşen bu partiler, mülteciler, işsizlik ve İslam gibi konuları korkuyla harmanlayarak çeşitli halk katmanlarında yer almayı başarmaktadırlar. 

Parti programına, “bundan sonraki politikalarımızın merkezinde İslam karşıtlığı olacak” başlığını kullanan Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) zaferinden hemen sonra Irkçı Avusturya Özgürlükçü Partisi’nin (FPÖ) büyük başarısı Avrupa’da yaşayan Müslümanlar kadar Avrupa Birliği için de son derece tehlikelidir.  Çünkü bu ırkçı partiler aynı zamanda mevcut AB’nin yapısına da karşılar. 

IRKÇILARIN EN BÜYÜK 

SERMAYESİ İSLAMOFOBİA

Doğu Avrupa ve Batı Avrupa’daki “sağ popülist” ırkçı partiler arasında kimi farklılıkları olmasına rağmen İslam ve Türk düşmanlığında hemfikir oldukları açık bir şekilde görülmektedir. 

Verilere göre 28 üyesi olan Avrupa Birliği’nin (AB) 18 ülkesinde özellikle Müslüman ülkelerinden gelen göçmenleri açık hedef gösteren, İslamofobia’yı sermaye olarak kullanan partiler ve akımlar, ulusal parlamentolarda temsil ediliyor.

“Sosyal demokrasi”nin kalesi olarak bilinen İsveç’te bile ırkçıları temsil eden “İsveç Demokratları Partisi”, İslam düşmanlığı ve göçmenler ile müslüman toplulukları hedef göstererek tarihlerinde ilk defa yüzde 5.7 oy oranı ile meclise 20 milletvekili gönderdi. Ayrıca, AB’de ekonomik krizin de etkisiyle kapitalizmin oluşturmuş olduğu ekonomik, sosyal, kültürel sorunlardan ötürü Avrupa kıtasında geniş halk kesimleri arasında geleceğe güvenle bakamama eğilimi günden güne yayılıyor.

AB içindeki ırkçı hareketler, mültecileri ve müslüman toplulukları işsizliğin ve yoksulluğun sebebi gösteriyor. Bu ırkçı akımlar İslamofobia’yı demagojik bir şekilde kullanarak güçlerini artırıyorlar.

Yerleşik sistem partilerinin vizyon eksikliği ve halk kitlelerinin beklentilerine cevap verecek politikaları geliştiremedikleri için geniş kitleler arasında güvenirlik ve itibar kaybetmeleri sonucu ciddi anlamda oy kaybediyorlar.  Irkçı akımlar ise bu fırsatı mülteci sorunu, müslüman toplulukların Avrupa’ya ait olmadıkları ve İslam dininin Avrupa için tehlikeli bir din olduğu söylemleriyle  ülke yönetiminde maalesef daha güçlü şekilde yer almaktadırlar. 

Avrupa medyası ve AB’yi yöneten o ‘üst akıl’ tarafından aşırı sağcı ve milliyetçi olarak bilinen faşist ırkçı partiler desteklenmektedir.

Bu çok üzücüdür ama daha üzücü olanı ise ırkçı akımların giderek güç kazanması, parlamentolara girmesi ve ardından hükümet ortağı olması “parlamenter demokrasinin sonuçları” olarak yansıtılıyor olmasıdır. 

Halbuki bundan 15 yıl önceki tepkiler, eleştiriler çok daha farklı ve duyarlı idi.
15 yıl kadar önce “kesinlikle kabul edilemez” denilen bu ırkçı yükseliş bugün “normal” bir durum olarak değerlendiriliyor. 

Başka bir deyişle ırkçı örgütlerin parlamentoya girmesi, hükümet ortağı olması Avrupa kamuoyunda artık sıradan bir durum olarak görülüyor, dolayısıyla da rutin bir haber olarak geçiliyor.

Asıl sorun burda… Yani Hitler faşizmini yaşayan Avrupa yeniden ırkçılığa mı dönüşüyor? Sorusunu akla getiriyor.  Ama bilinsinki Avrupa Birliği bu ırkçı akımın yükselişini önleyemeyecek olursa hem toplumsal barışı tehlikeye girer hem de Avrupa Birliği çok yakında tarih olur. 

Çünkü: bu akımlar güçlenip ülkelerin yönetiminde çok daha etkin olmaları Avrupa Birliği sınırları içinde yaşayan 21.5 milyon müslüman için artık gecmişe göre daha fazla baskılara maruz kalacağı anlamına gelmektedir.  Şimdilik müslümanları hedef alan bu ırkçı akımlar yarın birbirleriyle savaşmaya başlayacağı kesindir. 

Bu olumsuz gelişmeler Avrupa tarihinde yaşandı. Avrupalılar dinsel ve milliyet kökenli 100 yıl ve 30 yıl savaşlarından önemli dersler çıkarmadıkları bu ırkçı yükselişten anlaşılmaktadır.

Bu yükseliş zaman içinde o tarih oldu sanılan mezhep ve etnik milliyetçiliğinin yeniden hortlamasına sebep olacağı kuvvetle muhtemeldir. 

“Bu nefret nereden kaynaklanıyor? Sadece yabancılara karşı duyulan korku ile açıklanabilir mi bu? Kendi yaşamlarına ilişkin hayal kırıklığı mı yoksa? Ya da kıskançlık mı? Federal Emniyet Teşkilatı (BKA) gittikçe gelişmekte olan aşırı sağcı bir çevrenin bir korku ortamı oluşturduğundan söz ediyor. Ancak böyle bir çevre sadece insanlarda neme lazımcılık varsa ve gizliden gizliye halk tarafından da destek görüyorsa gelişebilir. Politikacıların ve sivil toplum kuruluşlarının buna tepki verme ve polis ile adli makamların da görevlerini yapma zamanı gelmiştir artık, hem de bugüne kadar olduğundan daha iyi bir biçimde.”

Almanya’da cinsel taciz olaylarında kurbanların haklarının daha iyi korunması için ilgili yasanın yeniden düzenlenmesi planlanıyor. Coburger Tageblatt gazetesi konuyu şöyle yorumluyor:

“Başka ülkeler taraflardan birinin istemediği cinsel bir ilişkiyi sadece belirli koşullarda yasaklamakla kalmıyor. Temelden yasaklıyor. Avrupa Konseyi’nin İstanbul Sözleşmesi uyarınca cinsel ilişkiyi bir tarafın istememesi ve ‘hayır’ demesi yeterli. Almanya bu belgeyi çoktan imzalamış durumda. Ama henüz parafe etmemiş. Almanya bu alanda uluslararası standartların gerisinde kalıyor. Arnavutluk, Avusturya ve Türkiye bile yasal mevzuat konusunda bizden ileri.”

 

Mehmet Koçak Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle