--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Risale-i Nur’un iç mantığı veya düşünce sistematiği

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan
0

Risale-i Nur’un iç mantığını oluşturan kavramları şu şekilde sıralamak mümkündür: Acz, fakr, şefkat, tefekkür, şevk, şükür, mana-yı ismi, mana-yı harfi, niyet, nazar, tevafuk, iktiran, tesanüt, teavün.

Bu kavramlar Risale-i Nur’da sadece psikolojik olguyu değil, aynı zamanda ontolojik vakayı ifade eder; bir fıtrat kanunu olarak ele alınır. Ve düşünce sistematiğine girince hepsi birbiriyle bütünleşir.

Bu sebeple de hangi konu işlenirse işlensin diğer konularla aralarında bir vahdet çizgisi oluşur. Ayrı ayrı zamanlarda, ayrı ayrı mekanlarda ve ayrı ayrı sebepler altında yazılmalarına rağmen düşüncedeki vahdet bozulmaz ve asla birbirini nakzetme gibi bir hataya düşülmez. Esasen bu hal Kur’an’i bir mazhariyettir. Nitekim ayette:

“Hâlâ Kur’an’ın üzerinde gereği gibi düşünmezler mi? Eğer o, Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı, onda pek çok çelişki bulurlardı.” (Nisa, 82) denilmektedir.

 Kur’an, 23 yıllık bir süreçte, farklı mekanlarda (Mekke ve Medine) ve çok farklı toplumsal/tarihsel olaylar üzerine parça parça indirilmesine rağmen, içinde hiçbir mantıksal, bilimsel veya edebi çelişki barındırmaması onun ilahi kaynağına bir delildir.

 Kuran-ı Kerim’de mucize olarak bulunan bu hususiyet, ilahi bir lütuf ve ihsan olarak onun manevi tefsiri Risale-i Nur’a da yansımış ve Risale-i Nur’un iç mantığını meydana getiren kavramların sürekli vahdet ve tevhid disiplinlerine bağlanmasıyla külliyat çelişki, ihtilaf ve tenakuzdan korunmuştur. 

Vahdetten maksat, bütün yaratılmışların tek elden yaratılmış olduğu hakikati; tevhidden maksat da zat, sıfat, esma ve fiillerinde Allah’ın hiçbir şeriki olmadığı gerçeğine hakkalyakin iman vakasıdır.


Tevhid tek başına bir yoldur, insanı, Allah’ın vahdaniyet sıfatına ulaştırır. Vahdaniyet sıfatının arşı kelime-i tevhiddir. Bu arşa ulaşanlar kelime-i tevhidin bütün mertebelerine mazhar olmuşlar demektir. İşte bu mertebedir ki, vahdet-i vücuddan da vahdet-i şuhuddan da daha üstündür. Sahabe mesleğidir. Berzahsızdır. Velayet-i kübra yoludur. 

 Acz: Allah’tan başka her varlık acizdir. Zatında kudret ve kuvvet sahibi sadece Allah’tır. Diğer varlıkların gücü, kudreti arızidir, sonradan olmadır. Öyleyse o kudret ve kuvvetin yok olması mümkündür. Madem mümkündür, öyleyse olup olmaması müsavidir. Madem ki olup olmaması müsavidir, varlıklarıyla yoklukları mahluk olmaları yönüyle eşittir. Var edilmedikçe var olamaz, yok edilince de varlıklarını devam ettiremezler. “La havle vela kuvvete illa billah” hakikati bütün varlığı kuşatıcıdır.

Onun sonsuz gücü ve kudreti karşısında diğer varlıklar hangi konumda olursa olsun, insan olsun, melek olsun, cin olsun, şeytan olsun gücü ve kuvveti, artı sonsuza karşı eksi sonsuzla eş değerdir. İnsan bunu anladığında, içselleştirdiğinde, Allah’ın sonsuz güç ve kuvvetine dayanarak, kendi gücünün milyonlarca misli bir güç ve kuvvete sahip olur. Acizliğini itirafı ölçüsünde, büyük bir güç ve kuvvetten beslenmiş bulunur. 

Bu idrak hali, insanı her türlü ben merkezli dürtülerden kurtarır, güven ve öz güven adı altında zerk edilen narsist ve megaloman sapkınlıklardan korur. Çünkü o bilmektedir ki, kendinde var olan bütün üstün yetenek ve elde ettiği bütün konum ve durumlar, ona Allah’ın bir lütuf ve ihsanıdır. Bütün iyiliklerin, bütün hayırların, bütün pozitif değerlerin asıl kaynağı, gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın kendi adına sahip olduğu gerçek değer ise sadece hiçlikten ibarettir.  


 Fakr: Fakr, Allah’ın sonsuz zenginliği karşısında varlığın sonsuz fakirliğini bilmek, anlamak, kavramaktır. Her varlık neye muhtaçsa onun fakiridir. Varlık, sayısı oldukça kabarık şeylere muhtaç olduğuna göre aynı oranda fakir sayılır. Bu evrensel kanun içinde insanın durumu da farklı değildir.

Mal varlığı, zenginlik, belli üst makamlara ulaşmış bulunmak, elde edilen başarılar insanın Allah karşısında fakir oluşu gerçeğini değiştirmez. Bir an nefessiz kalsak, bir yudum suya muhtaç bulunsak, aldığımız nefesi geri veremesek, içtiğimiz suyu geri çıkaramasak hangi servet bize çare olur, hangi makam bizi kurtarır, hangi başarımız o esnada işe yarar. 

Acizliğimizi idrak nasıl bizi güçlü kılan en önemli kaynakla buluşturuyorsa, Allah karşındaki fakirliğimizi idrak da bizi başkasına muhtaç olmaktan kurtarır, bizi zengin ve müstağni hale getirir, gerçek zenginliğin kaynağıyla buluşturur. Böylesi zenginlik, şımarıklığa, gurur ve kibre değil, şükre, tevazua, paylaşım ahlakına vesile olur. Çünkü  böylesi zengin, zenginliğin gerçek kaynağının kendisinde olmadığını, zenginliği ona Allah tarafından verildiğini, verilenlerle de sınandığını bilir, davranışlarını sürekli bu bakış açısıyla denetler.

(Acz ve fakr anlatım ve yorumlarını okumak için bakınız: Yedinci Söz)


 Şefkat: Şefkat saf, duru, beklentisiz gerçek sevgide yankılanan yoğun, kesintisiz, fıtri  merhamettir. Onu mecazi sempatilerden, salt acıma duygusundan ya da geçici anlık hassasiyet reflekslerinden ayıran, söz konusu özelliklerin bütününe sahip bulunmasıdır. Şefkatte, koruma güdüsü şarttır, sahiplenme tutkusu kaçınılmazdır, fedakarlık öncelikli ilkedir.

Şefkatin kaynağı hiç kuşkusuz Rabbimizin “Rahim” ismidir. Evrensel bazda görülen bütün şefkat oluşumları böylesi ezeli kaynaktan varlık sinesine düşmüş tek bir katrenin kesret canibindeki ebedi paylaşımıdır. Nasip keyfiyeti bazen istidatla daha çok da ihtiyaçla irtibatlıdır. Makro- mikro alemlerde müşahede edilen her türlü yardımlaşma olgusunun varlığı bu paylaşım ve irtibatın eseridir.

 (Şefkat yorum ve anlatımlarını okumak için bakınız: Sekizinci Mektup; On sekizinci Mektup, Üçüncü Mesele; Yirmi Birinci Mektup)

 

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle