• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Latif Erdoğan
Latif Erdoğan
TÜM YAZILARI

O FETÖ kalıntılarına cevap 

05 Eylül 2020


Latif Erdoğan İletişim: [email protected]

Bizim örf ve âdetimizde kişinin kendinden bahsetmesi pek hoş karşılanmaz. Fakat zorunlu hallerde ve zaruret ölçüsünde böylesi anlatımlara ruhsat verilebilir. Biz de bugün bu ruhsattan yararlanmak durumundayız. 

Ben Rabin oğlu Fetul’ü tanıdığımda henüz 11 yaşında bir çocuktum. Fakat içim daha o yaşlarda ve öncesinde İslam’a hizmet duygularıyla dopdoluydu. Zekiydim, çalışkandım. İlkokulda talebe arkadaşlarım tarafından oldukça fazla denilecek ölçüde sevilir hatta sayılırdım. Matematik denilince gözler bana çevrilirdi. Bizden üst sınıflarda bile problem çözemeyen bir öğrenci olursa, örnek olsun diye sınıftan beni çağırırlar, problemi çözer ve geri dönerdim. Bu durum öğretmenimi de elbette gururlandırırdı. Hemen hemen okuldaki öğretmenlerin hepsine beni tanıtan da zaten öğretmenimdi. Solcuydu. Fakat benim dindarlığımı bilir ve sırf beni rencide etmemek için din aleyhinde bir şey söylemezdi.  

Cahit Erdoğan Abi ev komşumuzdu. Onun Risale-i Nur talebesi olduğunu bilirdim. Muhtevasını bilmesem de Risale-i Nur talebesi olmanın dava adamı olmak olduğunu bilir ve onun şahsında bütün Nur talebelerine sevgi beslerdim. Bir başka Nur talebesi komşumuz olan Ahmet Kayhan Abiyi de bu vesile ile sever, onun İslam’ı anlatmak için nasıl çırpındığını müşahede ile hafızama gerçek dava adamı portresini resmetmeye çalışırdım. Hepsi de hasbi hepsi de benim için birbirinden değerli Nur talebelerinden bazılarını ben bu iki Nur talebesi vesilesiyle, evlerinde yapılan Risale-i Nur dersleri münasebetiyle henüz ilkokulda iken tanıma fırsatı buldum. 

Mesela, bende bir filozof ürpertisi hasıl eden Ahmet Feyzi Kul Abi ilk tanıdıklarım arasındadır. Konuştuklarını o günkü müktesebatımla anlamam mümkün değildi elbette; fakat onun dava heyecanı ruhumu çepeçevre sarardı. 

Yine bu dönemde Av. Bekir Berk Abiyi tanıdım. Odada bulunanlara koku sürdü. Ben sol elimi uzatmışım. Kokuyu sürdükten sonra “ama sağ elini uzatmalı değil miydin” dedi. Ben de sağ elimi uzatarak “Olur abi, bir de sağ elime sür” dedim. Güldü, “Sen çok zeki birine benziyorsun” diye iltifat etti. Sonra “Ben akşam namazını henüz kılamadım, kılayım” diyerek başka odaya geçti. Namazını kıldıktan sonra beni odaya çağırdı. Bak, diyerek açık duran çantasını gösterdi. Ve sözüne şöyle devam etti: Benim bu çantamda iki şey var. Biri seccadem, diğeri de kefenim… Bekir Berk Abi belki farkındaydı belki de değildi; fakat onun bu sözleri şuurumu dava adamı olmaya kilitledi. 

Kestanepazarına gitmeme beni ikna eden en büyük amil bu şuur kilitlenmesidir. Diğer vesileler teferruat. Rabin oğlu Fetul’e o dönemlerde duyduğumuz muhabbet ve hürmetin cazibe merkezi de yine onun dava adamı oluşuna inanmışlığımızla doğrudan irtibatlı. 

Başka yönlerini ne çocukluğumda ne de gençlik dönemimde hiçbir zaman önemsemedim ve bağlanma gerekçesi yapmadım. Bu duygu ve düşüncelerimi daha ilk dönemlerde bile nice defalar açıktan dillendirdim. O benim gözümde ne büyük bir hatip oldu ne de büyük bir âlim. Teşkilatçılığına gelince beş üzerinden ancak üç verebileceğim bir kapasiteye sahip. Ne ki dava adamı olduğuna, itiraf edeyim ki beni inandırdı ve bu inanmanın hatırına diğer zayıf yanlarını görmezden gelmemi sağladı. 

Bir gün, sözde arandığı dönemde Ankara’da buluştuk. Ben salonda otururken içeriye girdi. İlk sözü: “Ne yalan söyleyeyim Latif Hoca, gerçekten atmosferine girdim” oldu. Ondan böylesi bir sözü bir başkası için duyan varsa beri gelsin. 

Yüzlerce insanın bulunduğu geniş çaplı bir toplantıda, “Latif Hoca isteseydi kendisi de bir cemaat kurar, hizmet ederdi. Fakat mütevazı davrandı ve bizlerle beraber olmayı yeğledi” diyen kendisiydi. “Latif Hoca, böyle (Bozyaka yurdunu kastediyor) on tane yurdu serçe parmağıyla idare eder” sözünü de yine o günlerde kalabalık bir topluluğa konuşurken sarf eden oydu. 

Henüz o otuz sekiz ben de yirmili yaşlardayım. Bozyaka yurduna giden yokuşu yürüyerek çıkıyorduk. “Ben otuz üç yaşında ölmeyi bekliyordum, olmadı. Herhalde kırk yaşında ölürüm. Acele etme, benden sonra sensin” dedi. İçim burkuldu, hiç aklımda hayalimde olmayan bir şeyle beni oyalamaya çalıştığına sadece üzüldüğümü hatırlıyorum. 

Bir gün yine baş başa oturuyorduk. “Dün abilerin beni hesaba çekti. Sen kendinden sonra Latif Hocayı mı bırakacaksın, dediler” dedi. O gün içimde duyduğum tiksintiyi anlatamam. “Yerine” kelimesi bu bağlamda söylendiğinde hep en çok nefret ettiğim kelime olmuştur. 

Zaman Gazetesinin başına beni getirmek için ne kadar çırpındığını başka vesilelerle anlatmıştım. Hatta bir gün, bak, dedi, bugüne kadar hiç kimseye demediğim bir şey diyeceğim. Sana yalvarıyorum, şu gazetenin başına geç… 

Risale-i Nur davasından hapsedildiğimde henüz on dokuz yaşındaydım. Bir konuşmamda Abdülhamit cennetmekanı methettim diye, bir sene mahkumiyet aldım. Kitaplarımdan birini adını o günlerde Refia bildiğimiz ve “Hocaanne” diye yâd ettiğimiz kişiye ithaf ettiğimden dolayı beş yıla yakın mahkûmiyet aldım. İki yıl önce, miktarını unuttuğum tecil edilmiş bir mahkûmiyetim daha bulunuyor.   

Bazen yazılarımın altında debelenen bazen sağda solda beni tenkit adına dava adamlığı taslayan ve bir de özellikle kırk beş yıldır benim FETÖ elebaşının yerinde gözüm olduğu iftirasıyla salya gezen FETÖ kalıntılarına topluca bir cevap olsun istedim ve istemeyerek kendimden bahsetmiş bulundum. Siz saygıdeğer okuyucularımdan özür dilerim.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

DEAŞ

FETÖ, DEAŞ’ın “gülen” yüz takmış versiyonudur. Herikisi de CIA üretimidir.
  • Yanıtla

Hocam

FETÖ’de İhlas olsaydı kendi milletine milim zarar vermekten imtina ederdi.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23