• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Latif Erdoğan
Latif Erdoğan
TÜM YAZILARI
24 Ekim 2020

İçimizdeki düşmanlar 

İnsanın kendini başkalarından büyük görmesi( kibir), ciddi bir ahlaki çöküntüdür. Çünkü hiç kimsenin bir başkasından üstün olması, fıtrat kuralları uyarınca mümkün değildir. Bütün insanlar Adem’den, Adem ise topraktandır. Renk, dil, soy, şekil gibi durumlar ise, Cenab-ı Hakk’ın takdiri ile gerçekleşen hallerdir; yani insanın bu gibi konularda artı ya da eksi hiçbir müdahalesi söz konusu değildir. Ayrıca, her insana verilen ödünç verilmiştir. İnsan, mevcut varlığının gerçek sahibi değildir. Ödünç almak ise sadece sorumluluğu yönüyle önemlidir; ona başka türlü önem atfetmek ancak bir aldanmış olma göstergesidir. 

İnsan, kendisine verilmiş her nimet karşısında, bir gün o nimetlerden hesaba çekileceğini düşünerek, sorumluluk bilinciyle hareket etmek zorundadır. Gençlik, güzellik, sıhhat, afiyet, ömür, akıl, zekâ, hafıza, ilim, makam, mevki, zenginlik hep böylesi nimetlerdir. Şükrü eda edilmişse ne ala, yoksa cümlesi başa beladır. 

Kibir, yanında hiçbir güzelliği barındırmayan manevi bir illet, psikolojik bir hastalıktır. Kibrin olumsuzlukları sadece bireyi değil, kişinin konumuna göre aileyi, toplumu hatta bazen bütün bir milleti, bütün bir insanlığı etkiler. 

Kibir, insanı önce tek adam, sonra da yalnız adam haline getirir. Kibirli insan kendine doğru kaçtıkça toplumdan uzaklaşır. Neticede hiçbir kolektif çalışmanın içine giremez olur. Kendini benlik mahbesine hapseder; orada yaşar, orada ölür. 

Kibrin çaresi, kişide tevhit bilincinin geliştirilmesidir. İnsan, sonsuz gücün, sonsuz tasarrufun her şeyin yaratıcısı yüce Allah’a ait olduğunu öğrendikçe, bildikçe ve bildiğini içselleştirdikçe, benliğin yanılgılarından beslenen kibri kurutur, yok eder. Allah’tan başka ilah yoktur anlamına gelen kelime-i tevhidin tefekkür ile tekrarı, benliği istikamete çektikçe, kibir tutunacak dal bulamaz ve kendiliğinden hakikate teslim olur. Kibre gerekçe her şey benlikten geçer. Benlik salim hale gelince, kibrin gerekçelerini tasdik etmez olur. Böylece de kibir en önemli ve biricik destekçisini kaybeder; bu kayıp aslında insanın kendini idrakte kazanç demektir. Kibir, tevazu zeminine düşerek yeniden şekillenir; faydalı bir vakar halini alır. 

Gurur, kendini aldatmak anlamına gelen ruhi bir maraz ve ahlaki bir çöküntüdür. Öleceğini bildiği halde hiç ölmeyecek gibi hesaplar yapan; gençliğinin, güzelliğinin, gücünün geçici olduğunu bildiği halde hiçbirinin kendisini terk etmeyeceğini sanan; dünyevi birlikteliklerin kabir kapısına kadar süreceğini, servetin, makamın bundan sonrası için hiçbir fayda vermeyeceğini yüzlerce defa gördüğü halde aksi aldanmalara dalan ve de bütün bu yanlış tutumlarından zevk duyan, haz alan aldanmış insandır, gururlu insan. 

Gururlu insanın uyarılması oldukça zordur; çünkü o zarara bilerek razıdır. Bu derdin en geçerli çaresi rabıta-ı mevt denilen ölümü sıkça anmak, sıkça hatırlamaktır. Dünya hayatının geçiciliğini, maddi hazların, zevklerin zeval damgalı elemli sonuçlarını insana en iyi öğreten ölüm gerçeğidir. 

Kendini beğenmişlik anlamına gelen “ucup” da yine ahlaki çöküntülerden bir başkasıdır. Bu tür insanlar, kendilerinden başka hiç kimseyi beğenmemek gibi bir illete tutulmuşlardır. Kendilerine âşıktırlar. Hariçten gelen her türlü değer ya da uyarıya, ancak kendilerini beğenme noktasında açıktırlar. Tenkit edilmeyi asla hazmedemezler. Kendilerini bütün güzelliklerin odağında görürler. Onlara bu telkini yapan nefs-i emareleridir. Dolayısıyla bunların çok ciddi bir nefis terbiyesinden geçmeleri gerekir. 

Gösteriş ve riya da yine ahlaki bir çöküntüdür. Yapılan işin zati değerinden çok, başkalarının onları görmesini, beğenmesini ve takdir etmesini öne çıkaran her türlü dürtü riya kategorisine dâhildir. Bunlar başkalarına yardım ederler; fakat dertleri kendilerine cömert dedirtmektir. Savaşa katılır, canlarından bile olurlar; fakat maksatları cesur olduklarını ispattır. Kendilerini nafile ibadetlere salarlar, namaz kılarlar, oruç tutarlar; fakat esas dertleri öyle anılmaktan ibarettir. 

Böylesi zorlu bir hastalıktan kurtulmanın yolu ise, ihlası kazanmak, imandan gelen telkinlerle kendisini Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hissetmeye çalışmak ve O’nun huzurunda başkalarına meyletmenin lüzumsuzluğunu ve edep dışı bir davranış olduğunu düşünmek ve davranışlarını sürekli bunlar ve benzeri kriterlere tabi tutarak yaşamaktır. 

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Huzurunda başkalara bakmak

O huzurun edebine muhaliftir. Mesela huzurunda Fetül’e bakmak ve rızasını aramak. Evet ihlası kıran kuleden başaşağı düşer ve ortada tutunacak dal bulamaz. Faniyim fani olanı istemem İsterim bir yar ı baki isterim. Zerreyim fakat bir şems i sermet isterim.
  • Yanıtla

Maslahat zaruret ve füruat diyerek Şeriat ı İslamiyeyi tağyir eden Ulema üs su kimdir

"Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz."Bediüzzaman
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23