• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
İlhan Oral
İlhan Oral
TÜM YAZILARI
02 Ağustos 2020

Fatiha suresinin mesajları (9) 

Kur’an ve Kur’an beyanları, hiçbir sistemle mukayese edilemeyecek kadar ciddi konulardır. Ciddi olduğu kadar da doğrudur, hayatîdir. Kur’an ve Kur’an beyanlarının ciddiyeti ve doğruluğu, sistemde hiçbir sapma olmaması ile sabittir, nettir ve daima etkendir.

Kur’an’ın ve Kur’an beyanlarının ciddi, doğru ve etken oluşuna bağlı olarak onu temsil eden peygamberler de Allah Teâlâ’nın muradına uygun olarak ciddi, doğru ve etkendirler. Peygamberlerden Şuayip aleyhisselam Medyen halkına nice hakikatleri anlattı. Meselenin ciddiyetini kavrama yeteneği olmayan halkına uyarıda bulundu. Onlara meseleleri açık açık anlattı: Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz, Nûh kavminin yahut Hûd kavminin veya sâlih kavminin başlarına gelenler gibi, sakın size bir musibet getirmesin. Hele Lût kavmi, zaman ve yer bakımından sizden uzak değildir.) (Hûd:11/89) deyip uyarısını sürdürdü.

Buna rağmen ciddiye almadılar. Sonra onları daha net ifade ile uyardı: Ey kavmim! Bütün imkânlarınızla yapacağınızı yapın. Ben de vazifemi yapacağım. Yakında, kendisini perişan edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu bileceksiniz. O azabı gözetleyin, ben de sizinle beraber gözetliyorum.” Vakta ki Azap emrimiz geldi, Şuayb›ı ve beraberinde iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O zulmedenleri ise, korkunç bir gürültülü ses yakaladı da yurtlarında çöküp helâk oldular. (Hûd:11/93,94)

Daha önce Lût kavmi, bugün LGBT hareketinde olduğu gibi iğrençliklerini sürdürme peşinde idiler. Hazreti Lût aleyhisselam kavmi ile çetin mücadele verdi. Onları çok uyardı. Fakat onlar iğrençliklerinde ısrarlı idiler. Hazreti Lût aleyhisselam dayanılmaz sıkıntı içindeydi. Öylesine daraldı ki, Ona misafir gelmiş olan elçi melekler seslendiler: Elçi melekler şöyle dediler: Ey Lût! Gerçekten biz, Rabbinin elçileriyiz, onlar asla sana dokunamazlar. Hemen gecenin bir kısmında ev halkınla çık git ve içinizden hiç biri geri bakmasın; ancak karın müstesna. Çünkü kavmine isabet edecek azap, ona da gelecektir. Onların helâk zamanı, sabah vaktidir. Sabah, yakın değil mi? “ (Hûd:11/81-83) Allah Teâlâ, nice kavmi isyanları yüzünden helak etti, onlara uyarılar fayda vermedi. Sonra gelenler de ıslah olmadılar.

İnadına Allah Teâlâ’nın hükümlerine karşı gelen bozguncular çağımızda daha çok işi şirretliğe ve çirkefliğe döktüler. Kendi değerleri ve ahlâkî ilkeleri iflas ettiği için güçlü ve doğru olanı yıkma saçmalığının uygulayıcısı oldular. Peygamberler yolunu kesmek ve İslamî gelişmeyi engellemek için her tür melaneti yapmaktan çekinmediler. Özellikle batının şer güçleri azdılar. İğrençliklere de tevessül eden mihraklar, toplumları bel altından vurmayı planladılar. LGBT hareketini besleyip finanse etmekle şeytanlıklarını sürdürdüler. “Kazdıkları kuyuya kendileri düştüler.” ABD ve Avrupa ülkeleri korona afetinde en çok zayiat veren ülkeler oldular. Buna rağmen böylesi iğrenç işlerinden helak olan kavimlerden ders almadılar.

Hazreti Lût aleyhisselam, nikâh sisteminin önemine inanan ve eşcinselliğe özenen herkese çok ciddi ve çok önemli mesajlar vermektedir. Sürekli olarak onların homoseksüellikten arınmalarını istedi. Hanesine gelen genç insan şeklindeki meleklere bile tecavüze yeltenecek kadar gözü dönmüş çılgınlara önce kızları ile evlenmelerini teklif etti. Onlar kabul etmediler. Sonra sıkıca kapının sövelerinden tutarak onlara karşı cansiper oldu. Sonrasını Cenab-ı Hak anlatıyor: Resulüm! «Hayatın hakkı için onlar, kendilerini öylesine kaybetmişlerdi ki sarhoşlukları içinde debeleniyorlardı.» Güneş doğarken o korkunç gürültülü ses onları yakalayıverdi! Biz şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine de çamurdan pişirilmiş taş yağdırdık. (Hicr:15/72-74) Sodom kenti, halkı ile beraber yok oldu. Mesajlara dikkat etmek gerekir.

Peygamberler sisteminde “boş vercilik” yoktur. Verilmesi gereken hizmeti ihaleye çıkarma “sahte kahramanlığı da” yoktur. Peygamberler sisteminde ilim vardır, irfan vardır ve ciddiyet vardır. Bugün “İstanbul sözleşmesi feshedilsin” iddiası ile ne yapacaklarına karar vermeden mücadele verenlerimiz, “Ey Resulüm! Şimdi sen her ne ile emrediliyorsan onların kafalarına çarparcasına anlat ve müşriklere aldırma!” (Hicr:15/94) Yani sen ciddiyetten ayrılma..

Mümin, ancak Peygamberine verilen emri ilke edinir; “emrolunduğun gibi, doğru ol. Onların hevalarına uyma!” 

İşte ciddiyet bu! Esselamu aleykum.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Mustafa

Yeni Akit Logo Rasim Bolbol Rasim Bolbol [email protected] 2020-08-02 01:03:00 Dilipak’a, AK Parti’den dava… - Pınar Gültekin’in alçakça katledilmesinin hemen ardından kadın cinayetleriyle İstanbul Sözleşmesi arasında paralellik kurulması, bizi hakikaten fazlasıyla endişeye sevk etti. Evet, mahut cinayet öne sürülüp “İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi halinde, kadına şiddet daha da artacaktır. Bu yüzden Türkiye İstanbul Sözleşmesi’ni askıya almamalıdır” denilmesi gerçekten akıl alır gibi değil. Rakamlar ortada. İstanbul Sözleşmesi hayata geçtiğinden bu yana kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarında azalma değil, bilakis artış yaşanmış. O halde dert ne? Dert, belli ki “kadın cinayetlerini önleme” gibi kimsenin karşı çıkmayacağı bir kılıf altında, aile kurumunu hedef tahtasına oturtmak. İstanbul Sözleşmesi ile eşcinsel ilişki biçimlerini Türkiye’de de yaygınlaştırmaya ve meşrulaştırmaya çalışmak. Çok sinsi bir oyunla karşı karşıyayız. Asıl üzücü olan ise, kendisini “mukaddesatçı-muhafazakâr” diye tanımlayan AK Parti iktidarının en baştan beri bu oyuna alet olması. Aslında fazla söze gerek yok. Abdurrahman Dilipak’a İstanbul Sözleşmesi ile ilgili bağlamından kopartılan bir uyarısı sebebi ile AK Parti tarafından dava açılacağının açıklanması tuzun koktuğunu gösteriyor zaten. Oysa Dilipak benzer ikazları hükümet Yeni Ekonomi Programı için ABD’li McKinsey danışmanlık şirketi ile anlaştığında da yapmıştı. O dönemde kimsenin sesi-soluğu çıkmazken, Dilipak tepkisini ortaya koyup “McKinsey’in FETÖ’den farkı yoktur. ENRON’a danışmanlık yapan bir kirli şirketi Türkiye’ye sokamazsınız” deme yürekliliğini göstermişti. Hatırlayın, ne olmuştu o işin sonunda? Ne olacak canım. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Tüm arkadaşlarımıza söyledim. ‘Bunlardan fikri danışmanlık bile almayacaksınız’ dedim. Gerek yok, biz bize yeteriz” demiş ve böylece McKinsey’le olan anlaşma çöp sepetine atılmıştı. Peki neden aynı şeyi İstanbul Sözleşmesi için de yapmıyoruz? İlgili ve yetkililer, İstanbul Sözleşmesi’nin asıl amacının kadına yönelik şiddet/cinayeti önleme olmadığını yazıp söyleyen Dilipak gibi dava adamlarına kulak vermek yerine niçin dava açmayı tercih ediyor? Bakın, Polonya Avrupa’ya rest çekip İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. Bizim de Polonya kadar cesur davranıp çeşitli kılıflarla şirin gösterilmeye çalışılan bu sözleşmeden bir an önce imzamızı çekmemiz lazım. Aksi bizim için tam bir felaket olur. • SOSYAL MEDYA DÜZENLEMESİ TAM İSABET Adeta kanayan bir yara haline gelen sosyal medya terörüne son verecek olan düzenleme, Meclis’te kabul edilerek yasalaştı nihayet. Nihayet diyoruz, zira uzun zamandan beri hasretle bekliyorduk bu düzenlemeyi. ABD Kongresi’ne çağrılıp paşa paşa ifade veren sosyal medya devlerinin Türkiye’de kafalarına göre takılması, ne yalan söyleyelim, ağırımıza gidiyordu. İşte mezkur düzenlemeyle birlikte, en başta bu dokunulmazlığın önüne geçilmiş oldu. Evet, bundan böyle internet kullanıcılarının kişisel başvurularında veya kamu kurumlarının bildirimlerinde bir zorlukla karşılaşıldığında, sosyal ağ sağlayıcılara “Gel bakalım” denilebilecek. Bunlar kanunlarımıza uymazlarsa, anında idari para cezası kesilebilecek. Siz bakmayın muhalefet partilerinin ve bir kısım “istemezükçülerin” “İnternete sansür geliyor” hezeyanlarına. Baştan aşağı palavra söyledikleri. Neymiş, iktidar muhalifleri susturmak için mekanizma kuruyormuş. İyi de birader, sizin bahsettiğiniz bu “mekanizma” hemen hemen bütün ülkelerde var. Örneğin Avrupa Birliği “sorunlu” olarak tarif ettiği içeriklerin kaldırılmasını, kullanıcıların hesaplarının dondurulmasını veya iptal edilmesini sosyal ağlardan isteyebiliyor. Bu sansür mü oluyor şimdi? AB, bu yaptırımlarla muhalifleri susturmak mı istiyor yani? Bırakın bu işleri. Adamlar sosyal medya kullanıcılarını yayınladıkları içeriklerden sorumlu tutuyor. Şiddeti öven, yalan haber yayan, insanları kışkırtan hesaplar olursa da takır takır kapattırıyor. Peki, bizim de bunları yapacak olmamız niçin bazılarının zoruna gidiyor? Avrupa’da sosyal medya düzenlemelerini ihlal eden kişilere 5 milyon euroya kadar, şirketlere ise 55 milyon euro para cezası öngörülürken Türkiye’de de bu konuda birtakım yaptırımlar uygulanması için harekete geçilmesi neden birilerini rahatsız ediyor? Kim ne derse desin, atılan adımların sansürle uzaktan yakından alakası yok. Yapılan, sahte hesapların ardına gizlenip “klavye delikanlılığı”na soyunanlara önlem almaktan ibaret. Şurası çok iyi bilinmeli ki, bu düzenleme, hak kaybına uğratan değil, bilakis vatandaşların hakkını koruyan bir düzenleme. “İnternet terörü” inşallah bu düzenlemeyle birlikte sona erecek. Azgın azınlığın kara propagandalarına kulak asmayın siz. Yazarın önceki yazıları: Lânet, hilafet ve harf devrimine dair… Zafer görmek isteyen Lozan’a değil Ayasofya’ya baksın Yoksa Kılıçdaroğlu da mı cumaları evde kılıyor? Yoksa Kılıçdaroğlu da mı cumaları evde kılıyor? Tetikçiliği bırak be Bülent! ReklamUp YORUMLARA GÖZAT (8) DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ! Adınızı yazın Yorumunuzu bu alana yazın Yorumunuz alınmıştır. İncelendikten sonra yayınlanacaktır. Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır. 2020-07-30 01:45:00 Lânet, hilafet ve harf devrimine dair… - Ayasofya’nın aslına rücu ettirilmesinden bu yana içerideki Bizans artıkları kendilerine gelemedi bir türlü. Baksanıza, hâlâ veryansın ediyorlar. Hâlâ hop oturup hop kalkıyorlar. Görüyorsunuz yaptıklarını. Önce Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, Ayasofya’daki Cuma hutbesinde Atatürk’e lânet okuduğunu iddia edip ayağa kaldırdılar ortalığı. Halbuki yoktu öyle bir şey. Diyanet Reisi, sadece bir tespitte bulunmuştu. Atatürk’ün adını zikretmeksizin “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır. Dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lânete uğrar” demişti. Neresi yanlıştı bu cümlenin? Neresi yanlıştı ki bir kaşık suda fırtına kopartıldı anında? Ne yani, inancımızda vakıf malı dokunulmaz değil mi yoksa? Söylesenize, vakfedenin isteklerinin hilafına hareket edenlerin lânete uğrayacağına inanılmıyor mu bizim kültürümüzde? • Türkiye’de vakıf hukukunu en iyi bilen isimlerden biri olan Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın daha önceki gün söyledi. Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda, beddua etmek ve lânet okumanın büyük vakfiyelerin hepsinde bulunduğunu belirtip, “Bu durum gelenekseldir, çünkü hiç kimse vakfının değiştirilmesini arzu etmez” dedi. Konunun uzmanı böyle diyor ama, bir grup azgın azınlık hâlâ çıngar çıkarmakla meşgul. Peki, ne olacak o halde? Sırf laikçi tayfa öyle istiyor diye bazı gerçekler dillendirilmeyecek mi? Bilal Erdoğan “Gelişmenin alfabeyle alakası yok” dediği için linç edilirken kulağımızın üzerine yatıp olan bitenlere sessiz mi kalacağız? “Gardrop Atatürkçüleri” çağdaşlığın alfabeyle ilgisi olduğunu düşünüyorsa eğer, Japonya ve Çin niye alfabesini değiştirmedi o zaman? Ya da çarlığa son veren Sovyet devriminin ardından neden yazıya dokunulmadı mesela? • Şurası çok net: Harf inkılabı, bu toplumun kültür hafızasını yok etmeye matuf bir girişimdi. Batılılar, bin yıllık tarihimize sırt dönüşün ilanı olan bu inkılapla birlikte, topla-tüfekle işgal edemedikleri ülkemizi içeriden zihnen teslim aldı. 10 dil bilen felsefe profesörü Teoman Duralı, “soykırım” diye nitelendirir harf devrimini bu yüzden. “Türkiye’nin yeniden bağımsızlığına kavuşması alfabenin değişmesine mi bağlıydı?” diye sorarak “Yapacağınız en büyük katliam kültür soykırımıdır. Alfabenin değiştirilmesi de tam olarak budur” saptamasında bulunur. • Evet, kim ne derse desin, “harf devrimi” adı verilen devrim, kültür ve medeniyet kalıtımımızı kopararak bizi geriye götürmüştür. Peyami Safa’nın tespitiyle, Türk milletini “yeryüzünde milli kütüphanesine girip de tek kelime okuyamadan çıkan biricik millet” yapmıştır. Lafı fazla uzatmanın gereği yok. Sadece bizim değil, Atatürkçülüğünden şüphe duyulmayan isimlerin bile ifade ettiği hususlar bunlar zaten. Attila İlhan’ın harf devrimi için “Böyle sululuk olmaz” dediğini hepimiz biliyoruz öyle değil mi? Peki, Atatürkçülerin bile savunamadığı bazı devrimleri, bu devrimlerden en büyük zararı gören muhafazakâr camia nasıl oluyor da savunabiliyor o halde? “İslam ümmetinin birliği” demek olan hilafete, kendilerini “İslamcı” olarak nitelendiren çevrelerde niçin “öcü” gibi bakılıyor? Veya vakıf mallarıyla ilgili geçmişten tevarüs edilen teamüller neden birden bire yok sayılmaya çalışılıyor? İçinde bulunduğumuz ahval ve şeraitte sorulması gereken asıl sorular bunlardır. Gerisi laf-ı güzâftır. YORUMLARA GÖZAT (24) DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ! Adınızı yazın Yorumunuzu bu alana yazın Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır. Yazarın önceki yazıları: Lânet, hilafet ve harf devrimine dair… Zafer görmek isteyen Lozan’a değil Ayasofya’ya baksın Yoksa Kılıçdaroğlu da mı cumaları evde kılıyor? Yoksa Kılıçdaroğlu da mı cumaları evde kılıyor? Tetikçiliği bırak be Bülent!
  • Yanıtla

yorımlarken yoranlar:

Sayın Mustafa: Deniz Gezmiş' in idam fermanı görünümündeki yorumunuza ilk göz atışta hemen gözüme çarpan:"Lafı fazla uzatmaya gerek yok" tümcesi oldu. Gerçekten de uzatmamışsın ha; tşkr! Ama ben yine de ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci sayfalarda yer alan yorumlarını bekliyorum, merak ettim be!
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı