Şehirleri su basıyor, sorumluluk kimde?
Şehir kurmak yalnızca bina yapmak değildir. Asıl mesele, insanı afetten koruyacak bir düzen kurmak ve felaket yaşanmadan görevini yerine getirmektir.
Şehirler büyüyor, binalar yükseliyor, yollar genişliyor. Her yeni proje, her yeni yapı, her yeni yatırım kalkınmanın göstergesi olarak sunuluyor. Fakat yoğun bir yağmur başladığında sokaklar göle dönüyor, alt geçitler tehlikeli tuzaklara dönüşüyor, evleri ve iş yerlerini su basıyor. İnsanlar canlarını kurtarmaya çalışırken şu soru yeniden karşımıza çıkıyor: Biz gerçekten şehirler mi kuruyoruz, yoksa yalnızca binaları yan yana mı diziyoruz?
İstanbul’da son günlerde yaşanan şiddetli yağışların yol açtığı sel ve su baskınları, bu soruyu bir kez daha gündemin merkezine taşıdı. Evler, iş yerleri ve yollar zarar gördü; vatandaşlar zor anlar yaşadı, can kayıpları meydana geldi. Yağışın şiddeti elbette göz ardı edilemez. Ancak yaşananları yalnızca gökten düşen yağmura bağlayıp geçmek de doğru değildir. Çünkü yağmur doğal bir olaydır; onun felakete dönüşmesinde şehirlerin nasıl planlandığı, altyapının nasıl hazırlandığı ve sorumlu kurumların görevlerini ne ölçüde yerine getirdiği belirleyici rol oynar. İstanbul’da yaşananlar, afet hazırlığının yalnızca depremden ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi.
Afet gelmeden görev yapmak
Bir belediyenin başarısı yalnızca yaptığı yollarla, açtığı parklarla, düzenlediği törenlerle ölçülemez. Asıl başarı, vatandaşın hayatını doğrudan etkileyen sorunları önceden görebilmek ve gerekli tedbirleri zamanında almaktır.
Yağmur sularını taşıyan kanalların temizlenmesi, mazgalların açık tutulması, dere yataklarının korunması, su baskını riski taşıyan bölgelerin belirlenmesi, altyapının güçlendirilmesi ve tehlikeli noktaların denetlenmesi belediyelerin temel sorumlulukları arasındadır. Bu işler, afet yaşandığında hatırlanacak tali hizmetler değildir. Şehir yönetiminin asli görevleridir.
Elbette hiçbir altyapı, her türlü olağanüstü hava olayını bütünüyle önleyemez. İklim değişikliğiyle birlikte kısa sürede düşen yoğun yağışlar, mevcut sistemleri zorlayabilir. Fakat bu gerçek, hazırlıksızlığın mazereti olamaz. Tam tersine, risklerin arttığı bir dönemde daha güçlü altyapı, daha dikkatli planlama ve daha etkili denetim gerektirir.
Bu nedenle yaşanan her sel felaketinin ardından yalnızca suyun tahliye edilmesine, çamurun temizlenmesine ve hasarın giderilmesine bakamayız. Asıl sorulması gereken şudur: Bu bölgeler daha önce incelendi mi? Bilinen riskler için hangi tedbirler alındı? Alınması gereken önlemler neden yeterli olmadı? Hangi kurum hangi görevini yerine getirdi, hangisi eksik bıraktı?
Bu soruların cevabı verilmeden, aynı görüntülerin bir sonraki yağmurda yeniden yaşanmayacağına kimse güvence veremez.
Sorumluluk makamın gereğidir
Afet yönetimi, kurumlar arasında sorumluluğun birbirine aktarıldığı bir alan hâline gelmemelidir. Belediyeler, merkezi yönetim, ilgili kamu kurumları ve afet müdahale birimleri kendi görev alanlarında açık bir sorumluluk taşır. Yetki kimdeyse görev de ondadır. Bir kurumun eksikliği, diğerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Belediyeler, yerel altyapı ve şehir düzeni konusunda üzerlerine düşeni yapmak zorundadır. Merkezi yönetim ise ülke genelindeki afet politikalarının, koordinasyonun, kaynakların ve gerekli destek mekanizmalarının etkili biçimde işlemesini sağlamalıdır. İlgili bütün kurumlar arasında uyum kurulmalı, görevler kâğıt üzerinde kalmamalıdır.
Vatandaşın beklentisi de budur: Kurumlar birbirini suçlamak yerine birlikte çalışsın; sorumlular açıklama yapmakla yetinmesin, hesap verebilsin. Eksik varsa tespit edilsin, ihmal varsa gereği yapılsın. Siyasi tartışmaların gürültüsü, insan hayatını ilgilendiren gerçekleri örtmesin.
Bir yönetimin başarısı, felaketin ardından ne kadar hızlı kameraların karşısına çıktığıyla değil, felaketi önlemek için önceden ne yaptığıyla anlaşılır.
Güvenli şehir, güçlü devlet
Şehirleşme, yalnızca ekonomik büyüme ve fiziki kalkınma meselesi değildir. Aynı zamanda insan hayatını koruma, kamu kaynaklarını doğru kullanma ve gelecek nesillere yaşanabilir bir çevre bırakma sorumluluğudur.
Güçlü devlet anlayışı da yalnızca büyük projeler yapmakla sınırlı kalamaz. Devletin gücü, vatandaşının canını ve malını koruyabilmesinde; kurumlarının işini zamanında yapmasında; ihtiyaç duyulduğunda hızlı, adil ve etkili biçimde harekete geçebilmesinde ortaya çıkar. Aynı şekilde belediyecilik de yalnızca görünen hizmetlerden ibaret değildir. Görünmeyen altyapı, düzenli bakım, doğru imar ve etkili denetim, en gösterişli projeler kadar önemlidir.
Üstelik mesele sadece sel değildir. Deprem, yangın, heyelan ve diğer afetler için de aynı anlayış geçerlidir. Riskli yapıların dönüştürülmesi, dere yataklarının yapılaşmaya açılmaması, yeşil alanların korunması ve şehirlerin doğanın gerçekleri dikkate alınarak planlanması gerekir. Doğaya rağmen şehir kurmaya çalışmanın bedelini sonunda yine insan öder.
Artık her felaketten sonra aynı cümleleri duymak istemiyoruz. Önce afet yaşanıyor, ardından ekipler sahaya çıkıyor, hasar tespit ediliyor, sorumluluk tartışmaları başlıyor. Oysa esas başarı, bütün bu çalışmaların mümkün olduğunca afet yaşanmadan yapılmasıdır.
Çünkü şehirleri inşa etmek kalkınmanın göstergesidir; insanı yaşatmak ise kalkınmanın gerçek amacıdır.
Yağmurun ne zaman yağacağını bütünüyle kontrol edemeyiz. Fakat şehirlerimizi yağmura, sele ve diğer afetlere karşı daha hazırlıklı hâle getirebiliriz. Bunun için gereken bilgi de, imkân da, sorumluluk da vardır.
Eksik olan, bazen önceliklerin doğru belirlenmesi, bazen kurumlar arasındaki koordinasyon, bazen de görev bilincidir. Bunları düzeltmeden yalnızca yeni binalar yapmak, daha geniş yollar açmak ve daha büyük projelerle övünmek yeterli değildir.
Çünkü bir şehir, yalnızca güzel göründüğünde değil; en zor günde insanını koruyabildiğinde gerçek anlamda gelişmiş sayılır.
Selam ve dua ile.







