--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Türkiye’nin Yeni Bir Fikir ve Oluş Seferberliğine İhtiyacı Var

Hüseyin Demir
Hüseyin Demir
0

Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni bir siyasî söylemden önce, yeni bir fikir iklimidir. Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca hükümetler, seçimler, ekonomik programlar ve idarî düzenlemeler belirlemez. Bunların ötesinde, topluma yön veren bir fikir, bir ruh ve bir medeniyet tasavvuru vardır. Siyaset değişebilir; iktidarlar gelip geçebilir. Fakat bir toplumun zihnini ve ruhunu biçimlendiren kültür, nesiller boyunca yaşamaya devam eder.

Asıl mesele tam da burada başlıyor: Türkiye siyaset konuşuyor, fakat yeterince fikir konuşmuyor. Gündem sürekli değişiyor; tartışmalar, polemikler, seçimler, ekonomik göstergeler ve günlük siyasetin sıcak başlıkları hayatımızı kuşatıyor. Oysa bütün bunların üzerinde cevap bekleyen daha temel bir soru var: Biz nasıl bir insan, nasıl bir toplum ve nasıl bir medeniyet istiyoruz?

Bu soru cevaplanmadan siyasetin ürettiği hiçbir sonuç kalıcı bir anlam kazanamaz.

Siyaset, hayatın araçlarından biridir; hayatın nihai amacı değildir. Devlet yönetilebilir, kurumlar yeniden düzenlenebilir, ekonomik politikalar değiştirilebilir. Fakat bunların tamamının üzerinde, topluma istikamet verecek bir düşünce dünyasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin bugün yaşadığı temel meselelerden biri de araçlarla amaçların birbirine karıştırılmasıdır. Siyaset hayatın merkezine yerleştiğinde kültür geriye çekilir; kültür geriye çekildiğinde ise fikir, sanat, ahlâk ve medeniyet tasavvuru zayıflar.

Oysa Türkiye’nin ihtiyacı siyaseti küçümsemek değil, siyasetin yerini doğru belirlemektir.

Bugün devletin kültür alanında önemli görevler üstlendiği, kültür ve sanatın yaygınlaştırılması, kültürel mirasın korunması, klasik ve çağdaş Türk sanatlarının geliştirilmesi ve kültürel diplomasinin güçlendirilmesi gibi hedeflerin resmî politika belgelerinde yer aldığı görülüyor. Fakat kültür politikası ile kültürün kendisi aynı şey değildir. Devlet kültüre imkân hazırlayabilir; fakat büyük fikirleri, büyük eserleri ve büyük şahsiyetleri bürokratik mekanizmalar üretemez.

İşte burada Üstat Yusuf Kaplanın söylediği öncü kuşak meselesi ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca iyi eğitim almış uzmanlar değildir. Akademisyenlere, teknokratlara, yöneticilere elbette ihtiyaç vardır. Fakat medeniyet kuran toplumların daha başka bir insan tipine de ihtiyacı vardır: Çağını anlayan fakat çağına teslim olmayan; kendi köklerini bilen fakat dünyaya


kapanmayan; geçmişi tekrarlamak yerine geçmişten aldığı ruhla geleceği kurmaya çalışan insanlar…

Bizim medeniyet tecrübemizde bu insan tipini âlim, ârif ve hakîm kavramlarıyla ifade edebiliriz.

Âlim, bilginin derinliğini; ârif, hakikatin idrakini; hakîm ise bilgiyi ve irfanı hayatın hikmetine dönüştürmeyi temsil eder. Bugün bu üç boyutu birbirinden kopardığımız için bilgi çoğalırken hikmet azalıyor; iletişim arttıkça anlam daralıyor; imkânlar büyürken istikamet sorunu derinleşiyor.

Medeniyet dediğimiz şey tam da burada başlar.

Bir toplumun kendi ruh kökleriyle yeniden bağ kurması, geçmişe dönüp orada yaşaması anlamına gelmez. Tam tersine, geçmişin birikimini geleceğin imkânlarına taşıyabilmek demektir. Mimar Sinan’dan yalnızca mimarlık öğrenmek değil, bir medeniyetin mekâna nasıl ruh verdiğini anlamaktır. Gazâlî’den yalnızca felsefe ve kelâm okumak değil, bilgi ile ahlâk arasındaki bağı yeniden kurmaktır. Fuzûlî’den yalnızca şiirin inceliklerini değil, aşkın insanı nasıl dönüştürdüğünü kavramaktır.

Türkiye’nin yeniden büyük bir medeniyet iddiası taşıması, önce bu tür şahsiyetleri yetiştirecek bir fikir ve kültür iklimi oluşturmasına bağlıdır.

Çünkü öncü kuşak olmadan medeniyet hamlesi olmaz.

Bize bugün sloganlardan daha fazla düşünce, polemiklerden daha fazla eser, makamdan daha fazla şahsiyet, tüketimden daha fazla üretim gerekiyor. Üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar olmamalı; düşüncenin üretildiği merkezlere dönüşmeli. Kültür kurumları yalnızca etkinlik düzenleyen yapılar olarak kalmamalı; yeni bir fikir ve sanat ikliminin oluşmasına öncülük etmeli. Gençler yalnızca iş hayatına değil, fikir hayatına da hazırlanmalı.


Çünkü bir ülkenin gerçek bağımsızlığı yalnızca ekonomik veya siyasî bağımsızlıkla tamamlanmaz. Zihnî bağımsızlık olmadan kültürel bağımsızlık, kültürel bağımsızlık olmadan da medeniyet iddiası eksik kalır.

Türkiye’nin önündeki asıl mesele budur.

Kendimizi başkalarının kavramlarıyla tanımlamak yerine kendi hakikat arayışımızı yeniden kurmak; dünyayı reddetmeden dünyaya kendi sözümüzü söylemek; geçmişin mirasını bir nostalji deposu olmaktan çıkarıp geleceğin inşa malzemesine dönüştürmek…

Bunun yolu ise bellidir:

Öncü kuşak, güçlü fikir ve sağlam bir yol haritası.

Siyaset bunların önünü açabilir. Devlet imkân sağlayabilir. Kurumlar destek olabilir. Fakat asıl yürüyüşü gerçekleştirecek olan; hakikat arayışını hayatının merkezine koymuş, fikir ve oluş çilesini göze almış, bilgiyi hikmete, hikmeti hayata dönüştürebilen insanlardır.

Bir medeniyet, önce zihinde kurulur; sonra hayata geçirilir.

Türkiye’nin geleceği de yalnızca sandıklarda değil, zihinlerde, vicdanlarda, eserlerde ve yetiştireceği öncü kuşaklarda şekillenecektir.

Selam ve dua ile.

Hüseyin Demir Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle