--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Nurettin Topçu’nun “siyâset adamı” tipini hatırlamanın zamanıdır

Ahmet Tâlib Çelen
Ahmet Tâlib Çelen
0

Nurettin Topçu merhûmun “siyâset adamı” tipini hatırlamanın tam zamânı. Topçu, insanları üç tipe ayırır: Siyaset adamı, vazîfe adamı, kalp adamı. 

Topçu’nun târîfinde siyâset adamı, tasavvufun “nefs-i emmâre” dediği seviyede “hayvandan aşağı” bir tiptir. (Yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemek için hemen belirtelim, burada sözü edilen tip, bir siyâsî partiye girmiş, onun çeşitli kademelerinde vazîfe almış herkes değildir; hayâtında hiçbir partiye girmemiş bir insan da Topçu’nun “siyâset adamı” târîfine girebilir; parti içinde çalışan kimileri de bu târîfe girmeyebilir.) Siyâset adamının ulvî bir dâvâsı yoktur. Onun en büyük dâvâsı menfaatidir. Ama menfaati için ulvî dâvâda da herkesten daha ileri görünmeyi başarabilir. Ama bu sâdece görünüştedir, kalbinde yüce dâvâdan zırnık bulunmaz. Hazret-i Peygamber’in “Bir kalpte yalan ile îman birleşmez” buyurduğu gibi bir kalpte menfaatperestlik ile dâvâ aşkının birleşmesi mümkün değildir. Birinin girdiği yerden öbürü çıkar. O yüzden siyâset adamı yüce bir dâvâ uğrunda koşarken bile kalbinde menfaatlerini taşır. Onun derdi, dâvâya ne verebileceği değil, dâvâdan menfaat olarak ne alabileceğidir. Dâvâdan en yüksek rantı devşirebilmek için de işin başında dâvâya en çok inanmış adam görünmesi gerekmektedir. Şimdi öyle görünmelidir ki ileride elde edeceği dünyâlık varlıklar mümkünün en yüksek mertebesi olsun. Allah’ın değil menfaatinin kulu olan siyâset adamı, hayâtında rastladığı her insanı, her ilişkiyi, her fırsatı bir şekilde menfaatine malzeme yapar. Bunu yaparken en küçük bir ahlâkî ve vicdânî rahatsızlık duymaz. Çünkü baştan hedef bellidir: Menfaat… 

Yaşadığımız günler siyâset adamının en bol olduğu, fırsatlarının da paralel olarak çok arttığı günlerdir. Gözlerimiz ne doymaz iştihâlar, ne utanmaz-kızarmaz yüzler gördü. Ulvî bir dâvâ perdesi altında meğer ne kadar nefsine kul olmuş tipler varmış. Biz onları “Saf çocuğu masum Anadolu’nun” diye görürken meğer onlar “Uyanık çocuğu azgın nefslerinin” olmuşlar. Biz onlarla yolun başında “mücahidlerimiz” diye gururlanırken meğer onlar “müteahhitliğin” derdindeymişler. İslâmî bir düzen istediklerini zannederdik, meğer düzenden nemâlanmakmış amaçları. Onlar İslâmî bir düzene değil, bir türlü ulaşamadıkları “ciğer”e tâlip imişler. Taşranın çocukları nefslerinin dâvâsını, Allah’ın dâvâsı zannetmişler veyâ öyle zannettirmişler. Merkez’in gücünü dîn ü devlet, mülk ü millet için değil, ezilenler için değil, merkezin sâhiplerinin konforuna sâhip olmak için isterlermiş. Tam İbni Haldun’un bedevîler ve hadarîler tezi: Hadarîler, yani şehirliler zenginlik ve konfor içinde yaşarlar. Bedevîler, yani çöl insanları, dağ insanları, hadarîlerin zenginliklerine hayranlık duyarlar ve o konfora sâhip olmak için şehirlere saldırırlar. Hadarîler konfor içinde savaş rûhunu (asabiyelerini) yitirmişlerdir; bedevîlerde ise o zenginlik ve konfora sâhip olma tutkusu (asabiye) en üst derecededir. Gözükaradırlar ve savaşçıdırlar. Saldırırlar ve hadarîleri yenerler, şehre sâhip olurlar. Ama bir müddet sonra onlar da şehrin konforuna kapılıp gevşerler, hadarîleşirler ve savaşçı ruhlarını (asabiyelerini) kaybederler. Başka bir bedevî dalga gelir ve yeni hadarîleri yener, şehre sâhip olur. Ama aynı âkıbet onları da beklemektedir. Bu döngü bu şekilde devâm eder gider. İbni Haldun üstâdımız böyle anlatır. Meğer bizim dâvâ asabiyesi ile hareket ettiğini sandıklarımızın asabiyesi, bir türlü sâhip olamadıkları şehrin/merkezin güç ve konforuymuş. İçinde bulundukları dâvânın altını oyup, çatlaklardan sızıp doymaz nefslerine altın köşkler yapmakmış asabiyeleri. Bu yolda karşılarına çıkan bütün insanları, ilişkileri, fırsatları menfaatleri için kullanmışlar. Kendilerine hayâl bile edemeyecekleri makam ve mevkîleri bahşedenleri mahçûp etme pahasına dünyâlık derdine düşmüşler. Dedik ya, siyâset adamı, her türlü kişi ve ilişkiyi menfaatine malzeme yapar ve bundan dolayı en küçük ahlâkî ve vicdânî rahatsızlık duymaz diye. 

Gün siyâset adamının günüdür. Akşam TV kanallarının karşısına oturunuz ve örneklerden örnek beğeniniz. O kadar çoklar ki… Biri birinden üstün. Sağı solu da yok; topyekûn cemiyet çökmüş sanki. Vaziyet Necip Fazıl’lık:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;

Alevler içinde ev, üst katında ziyâfet!

(…)

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,

Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul;

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;

Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;

Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;

Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

(…)

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

…

Bu toplu çöküş ve çürüyüşten kurtuluş çok zor. Allah iş başındakilere ferâset, adâlet, celâdet ve cesâret versin, cümlemizin yardımcısı olsun.

Ahmet Tâlib Çelen Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle