--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Din Hayatın Neresinde?

Hüseyin Demir
Hüseyin Demir
0

Bugün İslam dünyasının ve özellikle Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu en önemli meselelerden biri, dinin hayatımızdaki yeriyle ilgilidir. Din hayatımıza yön veren bir hakikat ve ahlâk düzeni midir, yoksa belirli kurumların, mesleklerin ve görev tanımlarının içine sıkıştırılmış bir uzmanlık alanı mı?

Bu soru, ilk bakışta yalnızca din görevlilerini veya ilahiyat çevrelerini ilgilendiriyor gibi görünebilir. Oysa mesele çok daha büyüktür. Çünkü dinin toplumdaki konumu, doğrudan doğruya nasıl bir insan, nasıl bir toplum ve nasıl bir medeniyet tasavvur ettiğimizle ilgilidir.

Bir söz vardır: “Sen o kelime ile karnını doyuruyorsun, ben ise o kelime uğrunda ölüyorum.”

Bu sözün tarihî olarak gerçekten kimin tarafından, hangi şartlarda ve tam olarak bu ifadelerle söylendiği ayrıca araştırılabilir. Fakat tarihî doğruluğundan bağımsız olarak taşıdığı anlam, bugün üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir hakikate işaret etmektedir:

Din, insanın geçim vasıtası hâline geldiğinde onun dönüştürücü gücü ne olur?

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Bir din görevlisinin maaş alması, bir Kur’an öğreticisinin emeğinin karşılığını alması, bir akademisyenin ilahiyat alanında çalışması veya bir eğitimcinin din eğitimi vermesi kendi başına yanlış değildir. Aksine, bütün bunlar sağlıklı bir toplum düzeni için gereklidir.

Mesele ücret değildir.


Mesele, niyetin ve önceliğin değişmesidir.

İnsan dini yaşadığı için mi görev yapmaktadır, yoksa görevi sebebiyle mi dini temsil etmektedir?

Daha açık söyleyelim:

Din hayatın merkezinde mi, mesleğin merkezinde mi?

Bu iki durum birbirinden çok farklıdır.

İslam, yalnızca camide anlatılan, derslikte okutulan, kitapta açıklanan veya belirli gün ve gecelerde hatırlanan bir bilgi değildir. İslam, insanın bütün hayatını kuşatan bir hakikat iddiasıdır.

Tevhid de yalnızca Allah’ın birliğini dil ile ifade etmek değildir. Tevhid, hayatın nihai ölçüsünü Allah’tan almak; ahlâkı, adaleti, merhameti, emaneti ve insan ilişkilerini bu ölçüye göre düzenlemektir.

Bu sebeple İslam’ın gerçek sınavı yalnızca ibadet alanında verilmez.

İslam’ın asıl imtihanı; ticarette, siyasette, kamu görevinde, aile hayatında, eğitimde, adalette, makamda, güç karşısında ve menfaat karşısında verilir.

Bir insanın namaz kılması önemlidir.

Fakat namazın onu emanete daha bağlı, kul hakkına karşı daha hassas, adalete daha sadık hâle getirip getirmediği de önemlidir.

Kur’an okumak önemlidir.

Fakat Kur’an’ın insanı yalandan, haksızlıktan, kibirden, zulümden ve çıkarcılıktan uzaklaştırıp uzaklaştırmadığı daha büyük bir sorudur.

Çünkü vahyin amacı yalnızca insanın dilini değiştirmek değildir.

Vahyin amacı insanın karakterini değiştirmektir.

Bugün tam da burada bir problemle karşı karşıyayız.


Dinî bilgi alanı genişliyor. Fakülteler, kurslar, yayınlar, programlar, konferanslar, sosyal medya içerikleri ve dinî danışmanlık hizmetleri çoğalıyor.

Fakat bütün bu çoğalmaya rağmen toplumun ahlâkî sorunları aynı hızla azalmıyorsa, burada durup düşünmek gerekir.

Bilgi çoğalıyor ama hikmet çoğalıyor mu?

Dinî söylem artıyor ama adalet duygusu güçleniyor mu?

Dindarlık görünürlüğü yükseliyor ama dürüstlük, merhamet, emanet ve kul hakkı bilinci aynı ölçüde yükseliyor mu?

Gençler dine dair daha fazla içerikle karşılaşıyor; fakat dinin hayatın anlamına, adalete ve insanın varoluş problemine verdiği cevapları daha güçlü biçimde hissedebiliyor mu?

Asıl mesele budur.

Çünkü dinî bilginin çoğalması ile dinî hayatın derinleşmesi aynı şey değildir.

Bugün genç kuşakların önemli bir bölümü dine yalnızca “yasaklar ve izinler” üzerinden yaklaşan anlatımlarla ikna edilemiyor. Onlar daha temel sorular soruyor:

Ben neden varım?

Adalet nedir?

İyi insan kimdir?

Neden kötülük var?

Allah ile insan arasındaki ilişkinin hayatımdaki karşılığı nedir?

İslam benim hayatımı nasıl anlamlandırır?

Din bana yalnızca ne yapmam gerektiğini mi söylüyor, yoksa nasıl bir insan olmam gerektiğini de gösteriyor mu?

Bu sorulara sahici cevaplar verilmediğinde ortaya tehlikeli bir boşluk çıkıyor.

İnsan, dini hayatından çıkarıyor.

Ya da dini yalnızca kimlik düzeyinde taşıyor.


Daha da kötüsü, din ile hayat arasında görünmez bir duvar oluşuyor.

Camide başka, işyerinde başka; ibadette başka, ticarette başka; söylemde başka, davranışta başka bir insan tipi ortaya çıkıyor.

Bu durum yalnızca bireysel bir tutarsızlık değildir.

Bir medeniyet meselesidir.

Çünkü medeniyet, yalnızca büyük binalar, üniversiteler, yollar, teknolojiler ve ekonomik büyüklüklerle kurulmaz.

Medeniyet önce insan inşa eder.

İnsan bozulduğunda kurumlar da zamanla bozulur.

Ahlâk zayıfladığında hukuk yalnızlaşır.

Adalet duygusu kaybolduğunda devlet mekanik bir yapıya dönüşür.

İman hayatla bağını kaybettiğinde ise din, insanın iç dünyasını ve toplumun yönünü değiştiren bir güç olmaktan uzaklaşır.

İşte Türk-İslam medeniyet tasavvurunun yeniden konuşulması gereken yer tam burasıdır.

Medeniyet tasavvuru, geçmişte kurulmuş büyük eserlerle övünmek değildir. Geçmişin ruhunu bugünün şartlarında yeniden üretme iradesidir.

Bize düşen, tarihin güzel hatıralarını tekrarlamak değil; o medeniyeti mümkün kılan insan tipini yeniden düşünmektir.

Bu insan tipi; bilgiyi hikmetten, gücü adaletten, özgürlüğü sorumluluktan, zenginliği infaktan, siyaseti emanetten, eğitimi ahlâktan ayırmaz.

Çünkü İslam medeniyetinde bilgi yalnızca bilmek için değil, hakikate ulaşmak ve hakikate göre yaşamak için vardır.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı da yalnızca daha fazla din bilgisi değildir.

Daha fazla ahlâkî derinlik,

daha fazla adalet bilinci,

daha fazla emanet şuuru,

daha fazla medeniyet fikri,

daha fazla hakikat arayışıdır.

Din, insanın geçimini sağlayabilir; bunda hiçbir problem yoktur.

Fakat din insanın geçim aracına dönüştüğü anda büyük bir tehlike başlar.

Çünkü insan, geçimini kaybetmemek için hakikati söylemekten çekinebilir.

Makamını kaybetmemek için yanlış karşısında susabilir.

Kurumu korumak adına ahlâkî soruları erteleyebilir.

Toplumsal kabulü kaybetmemek için hakikatin rahatsız edici taraflarını yumuşatabilir.

İşte dinin meslekleşmesi ile dinin hayata dönüşmesi arasındaki sınır burada belirginleşir.

Hakikat, makamdan daha değerli değilse; din henüz hayatın merkezine yerleşmemiş demektir.

İslam’ın büyük iddiası tam da burada ortaya çıkar:

İnsan Allah’tan başka hiçbir gücün önünde hakikati terk etmemelidir.

Bu, siyasetin dışında değildir.

Ekonominin dışında değildir.

Eğitimin dışında değildir.

Kültürün dışında değildir.

Aile hayatının dışında değildir.

Tam tersine, bütün bunların ahlâkî temelini oluşturur.

Bugün Türkiye’nin güçlü ve bağımsız bir medeniyet yürüyüşü gerçekleştirebilmesi için önce bu bütünlüğü yeniden kurması gerekir.


Din ile hayatı,

bilgi ile hikmeti,

ahlâk ile siyaseti,

adalet ile gücü,

özgürlük ile sorumluluğu,

maddi kalkınma ile manevi derinliği yeniden buluşturmak zorundayız.

Aksi hâlde din konuşulur ama dinin ruhu hayatın dışında kalır.

Camiler dolar ama adalet eksilebilir.

Kitaplar çoğalır ama hikmet azalabilir.

Dinî kurumlar büyür ama ahlâkî sorumluluk aynı ölçüde büyümeyebilir.

İşte asıl mesele budur.

Bugün kendimize sormamız gereken soru, “Ne kadar din biliyoruz?” sorusundan önce şudur:

Bildiğimiz din bizi nasıl bir insana dönüştürüyor?

Çünkü İslam’ın ölçüsü yalnızca dildeki söz değildir.

İslam, insanın karakterinde görünür.

Adaletinde görünür.

Emanetinde görünür.

Merhametinde görünür.

Haksızlık karşısındaki tavrında görünür.

Güç karşısındaki duruşunda görünür.

Menfaat karşısındaki direncinde görünür.

Ve nihayet, Allah’ın rızasını kendi çıkarının önüne koyup koyamadığında görünür.

Bu nedenle mesele dinin geçim kapısı olup olmaması değildir.

Asıl mesele, dinin insanın hayatında hangi kapıyı açtığıdır.

Eğer din insana sadece bir meslek kazandırıyorsa, eksik kalmıştır.

Eğer din insana bir makam kazandırıyorsa, eksik kalmıştır.

Eğer din insana bir kimlik kazandırıyor fakat ahlâk kazandırmıyorsa, yine eksik kalmıştır.

Fakat din insanı hakikate, adalete, merhamete, emanete ve sorumluluğa taşıyorsa; işte o zaman din yeniden hayatın kurucu gücü hâline gelir.

Ve belki bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur:

Dini geçim alanından çıkarıp hayatın merkezine yerleştirmek değil; geçimimizi de hayatımızı da Allah’ın koyduğu ahlâk ölçüsü içinde anlamlandırmak.

Çünkü medeniyet, dinin konuşulduğu yerde değil;

Dinin insanı dönüştürdüğü yerde başlar.

Selam ve dua ile.

Hüseyin Demir Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle