Zamanın içinde kaybolmak
Zamanın içinde kaybolmak
HÜSEYİN DEMİR
Saatler ilerliyor, takvimler değişiyor, teknoloji hızlanıyor. Fakat asıl kaybettiğimiz şey zaman değil; zamanı anlamlandırma kabiliyetimiz. Çünkü zamanını kaybeden insan, bir süre sonra istikametini de kaybediyor.
Zamanı hep dışımızda akan bir şey zannediyoruz.
Saat duvarda ilerliyor, takvim yaprakları düşüyor, mevsimler değişiyor. Biz ise bütün bunları sanki bize rağmen gerçekleşen tabiat olayları gibi seyrediyoruz.
Oysa zaman, insanın dışından geçen bir nehir değildir yalnızca.
Zaman, insanın içinden geçer.
Her geçen saat, ömürden eksilen bir parçadır. Dün artık elimizde değildir; yarın henüz bize ait değildir. İnsanın gerçekten sahip olduğu tek zaman, içinde bulunduğu andır.
Belki de insanın zaman karşısındaki en büyük yanılgısı budur: Sonsuzmuş gibi yaşamak.
Günleri erteliyoruz.
Konuşmayı erteliyoruz.
Okumayı erteliyoruz.
Düşünmeyi erteliyoruz.
Sevdiklerimize ayıracağımız zamanı erteliyoruz.
Kendimizle hesaplaşmayı erteliyoruz.
Sanki hayat, bütün bunları gerçekleştirmek için bize sınırsız bir “yarın” verecekmiş gibi…
Oysa zamanın bize verdiği en kesin bilgi şudur:
Hiçbir yarın garanti değildir.
Kur’an’ın “Asr” üzerine yemin ederek insanın ziyanda olduğunu bildirmesi, zamanın sıradan bir ölçü olmadığını gösterir. İnsan sadece yaşlanarak değil, ömrünü yanlış yerde tüketerek de kaybeder.
Mesele kaç yıl yaşadığımız değildir.
Mesele, bize verilen yılların neye dönüştüğüdür.
Bugünün insanı “zamanım yok” demekten yorulmuyor.
Fakat belki de sorun zamanın yokluğu değil, zamanın parçalanmasıdır.
Telefonlar, sosyal medya, sürekli akan haberler, bildirimler, kısa videolar, bitmeyen tartışmalar…
İnsan artık yalnızca zamanını değil, dikkatini de kaybediyor.
Bir konu üzerinde derinleşmeden diğerine geçiyor. Bir kitabı bitirmeden başka bir bilgiye yöneliyor. Bir düşünceyi tamamlamadan yeni bir gündemin içine çekiliyor.
Bilgi çoğalıyor.
Fakat derinlik azalıyor.
İletişim artıyor.
Fakat hakiki temas azalıyor.
Dünya küçülüyor.
Fakat insan kendi içine yabancılaşıyor.
Burada çağımızın görünmeyen meselesi ortaya çıkıyor:
Dikkat ekonomisi.
Modern sistem, insanın zamanını yalnızca ölçmüyor; onun dikkatini de bir değere dönüştürüyor. İnsan ne kadar uzun süre ekranda kalırsa, sistem açısından o kadar “değerli” hâle geliyor.
Böylece insanın zamanı, farkına varmadan başkalarının ekonomik ve kültürel hedeflerine bağlanıyor.
Sonuçta ortaya garip bir insan tipi çıkıyor:
Kendi hayatını yaşıyor zannediyor, fakat gündemini başkaları belirliyor.
Kadim medeniyet düşüncesinin bugün yeniden okunması gereken taraflarından biri tam da burada ortaya çıkıyor.
Toplumların yükselişi yalnızca servet biriktirmeleriyle açıklanamaz. Bir toplumun ortak hedef etrafında dayanışma kurması, çalışması, üretmesi ve bunu kuşaklar boyunca sürdürebilmesi gerekir.
Medeniyet, aslında zaman içinde süreklilik kazanmış bir iradedir.
Bir milletin geleceğini anlamak istiyorsanız yalnızca ekonomik göstergelerine bakmak yetmez.
Çocuklarına ne öğrettiğine bakın.
Gençlerinin zamanını neye harcadığına bakın.
İnsanlarının ne okuduğuna bakın.
Günün hangi saatlerini üretime, hangi saatlerini tüketime ayırdığına bakın.
Çünkü bir toplumun geleceği, büyük nutuklardan önce günlük hayatın içinde hazırlanır.
Kütüphanede geçirilen bir saat, laboratuvarda geçirilen bir gece, bir öğretmenin öğrencisine ayırdığı zaman, bir ailenin çocuğuyla kurduğu bağ, bir gencin kendisini yetiştirmek için harcadığı emek…
Bunların hiçbiri manşet olmaz.
Ama geleceği bunlar kurar.
Fârâbî'nin erdemli toplum düşüncesinden İbn Haldun'un toplumların yükseliş ve çözülüşüne ilişkin tespitlerine kadar uzanan kadim düşünce çizgisinde ortak bir hakikat vardır:
İnsan ve toplum, kendisini rastlantıyla inşa etmez.
Bir düzen, bir hedef, bir değerler sistemi ve bunları sürdürecek bir irade gerekir.
Gazzâlî'nin insanın iç muhasebesine yaptığı vurgu da burada anlam kazanır.
İnsanın asıl sermayesi sahip oldukları değil, ömrüdür.
Çünkü servet yeniden kazanılabilir.
Fakat harcanmış ömür geri getirilemez.
Bu yüzden insanın kendisine zaman zaman sorması gereken soru “Bugün ne yaptım?”dan daha derindir:
“Bugün beni nasıl bir insan yaptı?”
Çünkü zaman yalnızca işlerimizi tamamlamaz.
Bizi de biçimlendirir.
Neye zaman ayırıyorsak ona dönüşürüz.
Sürekli öfkeye zaman ayıran insan öfkesini büyütür.
Sürekli tüketime yönelen insan tüketim kültürünün parçası olur.
Sürekli gösteriş peşinde koşan insan görünüşün esiri hâline gelir.
Okuyan, düşünen, üreten ve hakikati arayan insan ise zaman içinde başka bir şahsiyet kazanır.
Zaman insanı sadece yaşlandırmaz; şekillendirir.
İslam'ın zaman anlayışının gücü de burada ortaya çıkar.
Namaz vakitleri, günün içine yerleştirilmiş sıradan saat işaretleri değildir. İnsan hayatının dağınıklığı içerisinde yeniden merkeze dönmesini sağlayan bir ritimdir.
Sabah…
Öğle…
İkindi…
Akşam…
Gece…
Günün akışı içerisinde insanın kendisini dünyanın hızından çekip daha büyük bir anlamın karşısına koyduğu eşikler…
Fakat burada amaç, insanı saatlerin kölesi hâline getirmek değildir.
Tam tersine, insanın zamanın kölesi olmaktan kurtulmasıdır.
Çünkü zaman şuuru, her dakikayı verimlilik hesabına sokmak değildir.
İnsan yalnızca çalışan bir makine değildir.
Ailesiyle konuşmak da hayattır.
Bir dostun derdini dinlemek de…
Bir çocuğun elinden tutmak da…
Bir kitabın başında sessizce düşünmek de…
Bazen susmak da…
Bazen hiçbir şey yapmadan gökyüzüne bakmak da…
Hayatın gerçek zenginliği, takvime kaç faaliyet sığdırdığımızla ölçülemez.
Bereket, zamanı doldurmak değil; zamanı anlamlı kılmaktır.
Bugün belki de yeni bir zaman yönetimi tekniğinden çok, yeniden zaman şuuru kazanmaya ihtiyacımız var.
Çünkü kendi zamanını yönetemeyen insan, sonunda kendi hayatını da yönetemez.
Kendi gündemini kuramayan insan, başkasının gündeminde yaşar.
Kendi geleceğini düşünmeyen toplum, başkasının hazırladığı geleceğin içinde yer alır.
İstiklal yalnızca toprakla ilgili değildir.
Zaman üzerinde söz sahibi olmak da bir istiklaldir.
Kendi çocuklarının zihnine neyin gireceğine karar veremeyen bir toplum, geleceğinin önemli bir kısmını başkalarına bırakmış demektir.
Kendi ilmini üretmeyen, kendi düşüncesini geliştirmeyen, kendi kültürünü yeniden üretemeyen toplum ise zamanın akışında sadece seyirci olur.
Bu nedenle diriliş önce büyük sözlerle değil, zamanın yeniden kazanılmasıyla başlar.
Bir insanın bir saatini kitaba vermesi küçük görünebilir.
Bir gencin bir saatini kendisini yetiştirmeye ayırması…
Bir ailenin telefonları kapatıp aynı sofrada konuşması…
Bir toplumun çocuklarının eğitimine, bilimine, sanatına ve ahlâkına zaman ayırması…
Bunlar küçük görünür.
Fakat büyük dönüşümler zaten böyle başlar.
Bir gün insan geriye dönüp bakacak.
Kaç yıl yaşadığını değil, o yılların içinde ne bıraktığını düşünecek.
Kaç para kazandığından önce, hangi değerleri yaşattığını…
Kaç kişi tarafından tanındığından önce, kaç insanın hayatına dokunduğunu…
Ne kadar konuştuğundan önce, ne söylediğini…
Ve en sonunda belki de en ağır soruyla karşılaşacak:
“Sana verilen zamanla ne yaptın?”
O gün saatlerin hiçbir hükmü kalmayacak.
Takvimler susacak.
Gündemler unutulacak.
Dünya telaşı geride kalacak.
İnsanın elinde yalnızca yaşadığı zamanın hakikati kalacak.
Çünkü zaman bize ait değildi.
Bize emanet edilmişti.
Ve insanın trajedisi, zamanı kaybetmesi değil yalnızca.
Asıl trajedi, zamanı kaybederken kendisini de kaybettiğini fark etmemesidir.
Saat ilerliyor.
Takvim değişiyor.
Dünya hızlanıyor.
Fakat bütün bu hareketin ortasında insanın kendisine sorması gereken soru hâlâ aynı:
Zaman geçiyor mu, yoksa biz mi geçiyoruz?
Cevap belki de ikincisidir.
Çünkü zamanın içinde kaybolan insan, sonunda kendi istikametini de kaybeder.
Ve bir medeniyetin yeniden doğuşu, önce insanın kendi zamanına yeniden sahip çıkmasıyla başlar.
Selam ve dua ile.