• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI

Bağımsızlık Gününde (14 Ağustos 1947) Mekke Anlaşmasının muhatabı Pakistan’a bakış

15 Ağustos 2026
A


Halit Kanak İletişim:

Bağımsızlık Gününde (14 Ağustos 1947) Mekke Anlaşmasının muhatabı Pakistan’a bakış 

HALİT KANAK

Mekke Anlaşması; Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır dışişleri bakanlarının Amman'da bölgesel gelişmeler ve stratejik su yollarının güvenliği konularını görüşmek üzere gerçekleştirdiği dörtlü toplantının üç’lü zirveye dönmesiyle ortaya çıkmıştı.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile imzaladığı "Mekke Ortak Savunma Anlaşması” Pakistan’da ajanslara düşmeye başladığı anda heyecan dalgası 260 milyonluk Pakistan halkının neredeyse tamamını sarmıştı.

Konuyla ilgili açıklama Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’ten geldi. Şerif açıklamasında; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Selman ile Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamaktan “Onur” duyduğunu belirttikten sonra devamla; “Üç kardeş ülkenin inanç, dostluk ve barış ile güvenlik konusunda ortak kararlılıkla birleşerek, Haremeyn'in gölgesinde imzaladığı bu tarihi anlaşmanın, gelecek nesiller için bir barış kalkanı olarak kalmasını ve üç kardeş ülkenin yanı sıra ümmete de refah getirmesini diliyorum” ifadelerini kullandı. 

Sevinçten sokaklara fırlayanlar, birbirine sarılıp göz yaşı dökenler, tabiri câizse ayılanlar-bayılanlar görkemli bir mutluluk tablosu oluşturmuştu. Dost ve kardeş Pakistan halkı, Türkiye ile birleşmenin, tek vücut olmanın (onların ifâdesi) gecikmiş bir karar olduğunu, buna rağmen mükemmel bir irâde ortaya konulduğuna inanıyorlardı. 

Böyle düşünülmesi normaldi çünkü bize karşı tarihin derinliklerinden gelen bu sevgi ve muhabbeti taşıyan Pakistan halkı ile bir kardeşlik hukukumuz vardı.


Kardeş Pakistan ile Türkiye’nin stratejik ortaklık ötesi böyle bir duruma gelmesi yıllar ötesine tâ Ak Hunlar'a, sonrasında Gazneliler ve Timuroğulları'nın kurduğu medeniyetlere dayanır. O izleri Pakistan'da hâlâ görmek mümkündür. O bölgelerde hatırı sayılır Türk nüfus ise Abatâbâd, Mansehra, Haripu ve Muzafferâbâd şehirlerinde (Hazara ve Keşmir bölgelerinde) görülür. Yine uzun ömürlü oluşlarıyla bilinen (110 - 120 yaş) Hunza Türkleri de dağlık bölgelerde hayatlarını sürdürmektedirler.

 

Ancak en önemli birlikteliğimiz İslâm Halifesinin memleketi Türkiye’de verilen “Millî Mücâdele” dönemine dayanmaktadır. Bildiğiniz gibi millî mücâdelenin başladığı dönemlerde, Enver Paşa’nın Libya savunmasını birlikte yaptığı, Harbiye Nâzırı olunca İstanbul’a getirdiği İslâm Coğrafyasında oldukça sevilen Senûsî Târikatının Şeyhi Ahmed Senûsi Dünyanın dört bir köşesinden âlim-ûlemâ ve kanaat önderlerini Sivas’a dâvet etmiş, topladığı ilk İslâm Konferansını 18 Şubat 1921 günü Sivas’ta açmış ve bu büyük İslâm Konferansı’na başkanlık etmişti. 

Konferansta Sebilü'r-Reşad Dergisinde de yayınlanan konuşması çok etkili olmuş, bu konferansa katıldıktan sonra memleketlerine dönen Pakistan’lı âlimlerin teşvikiyle millî mücâdeleye özellikle o zamanlar henüz devletlerini kurmamış Pakistan Halkından, para, altın, mücevher yağmıştı. 


(Pakistan’lı bir kardeşimiz büyükannesine kulak memelerindeki dikilmediği için hâlâ yarık olarak kalmış izleri sorunca aldığı cevap karşısında çok etkilenmiş, bunu ibret olsun diye çocuklarına anlatmıştı. Meğerse büyükanne, o dönem Türkiye’de verilen millî mücâdele için yardım toplayan gençlerin mahallenin ortasına serdikleri çarşafa tek varlığı olan altın küpelerini atmak istemiş. Küpeleri sökmeye zorlanınca toplanmakta olan çarşafa geç kalmak korkusuyla kulaklarını yırtmak pahasına küpeleri çıkartarak çarşafın içine atmış. Kulaktaki yarıklar oradan kalmış.)

İşte bu denli birbirine sarsılmaz bir inançla bağlı Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan'la ortak savunma anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşma ile her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmek amaçlandığı gibi, üç devletten birine yapılacak silahlı saldırının, hepsine birden yapılmış sayılacağı hükme bağlanmıştı.

Oldukça ehemmiyetli Mekke Anlaşmasının taraflarından birisi olan Pakistan, 14 Ağustos 1947’de bağımsızlığına kavuşmuştu. Her sene bu tarihte ülkede görkemli kutlamalar yapılması gelenek hâle gelmişken, neredeyse bağımsızlık yıldönümüne denk gelen “Mekke Anlaşması” bağımsızlık kutlamalarına ayrı bir önem katmıştı.. 

Kardeş Pakistan’ı kısaca tanıyacak olursak Pakistan; münbit ovaları, yer yer 7000 metreyi aşan yüksek dağları, dünyanın 5’inci nüfusuna sahip, gelişen ekonomisi ve en önemlisi nükleer gücüyle dünyanın gündeminde olan bir ülke..

Nükleer güç demişken, bu yolda canını vermekten kaçınmayan Pakistan Devlet Başkanlarından Muhammed Ziya-Ül Hak’tan bahsetmeden geçmeyelim. Kendisi 17 Ağustos 1988’de kutlanan Pakistan’ın 41’inci kuruluş yıldönümünden iki gün sonra uçağı düşürülerek şehit edilmişti. Onu şehâdete götüren yol, ülkesine atom bombası kazandırmak olduğu gibi, İslâmî Devlet yapısı için bir "Anayasa" hazırlatıyor olmasıydı.

Ülkesinin mutluluğunun bir tek kaynağının İslâmiyet olduğuna yürekten inandığı için, İslâm Dinine uygun kanunların ülkesinde uygulanmasını istiyordu. Yalnız ve tek başına karar aldı demesinler diye bunu halka sordu. Yaptırdığı halk oylamasından % 95 evet çıkınca kolları sıvadı işe başladı. Önce "Şerî Anayasa" hazırlamak için âlimlerden oluşan bir anayasa komisyonu kurdu. 


Ancak bu komisyonu çalıştırmadılar. İç ve dış güçler, çeşitli hile ve desiselerle komisyon üyelerine iş yaptırtmadılar. Komisyonda uyuşmazlık ve tartışmalar aylar alınca, Cumhurbaşkanı Ziya-ül Hak canlı yayında ağlayarak bu durumu halka anlattı. 

Sürekli birbiriyle didişerek süreci uzatan komisyonu ve bunu baltalayan hükümeti anayasanın 58-2 b maddesi gereğince feshettiğini, yerine yenisini kuracağını ifâde ederek "Ülkemde İslâmî hükümleri hâkim kılmak için her türlü fedakârlığa hazırım" demiş bu sözlerinden birkaç hafta sonra da şehid edilmişti.

Vatanını, halkını özellikle Türkiye ve Türkleri çok seviyordu. Hafta sonlarında çok önemli toplantısı yoksa, mutlaka Türkiye Büyükelçisinin konutuna kahvaltıya gelir, büyükelçinin çocuklarını makam arabasıyla kriket maçı izlemeye götürürdü. 

Bu da yetmez zamanlı zamansız fırsat buldukça Türkiye'ye gelir, "Sayın Cumhurbaşkanım bir randevu alsaydık" diyen çalışma arkadaşlarına, "İnsan kardeşinin evine randevuyla mı gider" cevabını verirdi.

Ayrıca Türkiye'yi bir Türk kadar iyi tanırdı. Başta Ankara olmak üzere, defalarca İstanbul'a, Konya'ya, Bursa'ya, Çanakkale'ye gitmiş, pek çok kez de bayramlarımıza katılmıştı. 

Tedbiri de elden bırakmazdı. Ülke içinde yaptığı seyahatlerde Amerikan elçisini yanında bulundurur, herhangi bir suikast girişimine karşı fırsat vermezdi. Bu alışkanlığını değiştirmeyince 64 yaşında iken şehid düştüğü sabotajda uçakta bulunan ABD Büyükelçisi Arnold Ravi de hayatını kaybetmişti.

Muhammed Ziya-ül Hak garip gurebâyı sever, muhtaçlara yardım ederdi. Sovyetler Birliği'nin Kızıl Ordusunun Afganistan'ı işgâli sırasında ülkesine sığınan iki milyondan fazla mülteciye bizim gibi kucak açmış, onlara sahip çıkmış, bütün ihtiyaçları için seferber olmuş, Afgan mücâhidlerinede her türlü silah, mühimmat ve lojistik desteği vermişti. 

En büyük ideâllerinden biri Kızıl Çin işgâlinde Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türkleri esaretten kurtarmaktı. Diğer idealleri şöyleydi. Atom bombasını yapan ilk İslâm ülkesi olmak. (Bunu başarmıştır.) Pakistan, Bangladeş ve Afganistan arasında İslâmî Anayasası olan, Asr-ı Sâdet ölçüleri içerisinde yürüyen herkesin örnek alacağı bir "Federe Devlet" kurmak. 

Bunun için grevleri yasaklayarak 11 yıl boyunca istikrarı sağlamayı başarmış, bu süre içerisinde eğitime yönelmişti. 1980 yılında Uluslararası İslâm Üniversitelerini, 1983'te Karaçi Ağa Han Üniversitesini, 1986'da Lahor Yönetim Bilimleri Üniversitesini açmıştı. (Lahor Yüksek Mahkemesi ve Yargıtay daha sonra o döneme ait üç milyondan fazla medrese öğrencisinin lise diplomasının denkliğini iptal edecektir.)

Başlattığı Keşmir’i yeniden kazanma mücâdelesi ise hâlâ devam etmektedir. Bilindiği üzere İngilizlerin o bölgeden çekilirken saatli bomba gibi kurup bıraktıkları Keşmir Bölgesi kanayan yara olmaya devam etmektedir.

Şöyleki; Pakistan’ın ilk kuruluşunda Muhammed Ikbâl ile Muhammed Ali Cinnah'ın Müslümanların yoğun olduğu yerler Müslümanlara bırakılsın tezi dikkate alınmıştı. Ancak; nüfusun % 95'i Müslüman olan Keşmir'e sıra gelince hangi ülkeye dâhil olacağına kendileri karar verilsin dendi. Halk Pakistan'a katılmaktan yana karar almasına rağmen, İngilizlerin fitnesiyle Keşmir Prensi Maharaja Hari Singh, Keşmir'in Hindistan'a bağlanmasına karar verdi.  

Halk Prense karşı ayaklanınca, prensin yardım istediği Hindistan ordusu işgâli başlattı. Pakistan ordusu da haklı olarak Müslüman halkı korumak için asker gönderince bitmeyen çatışmalar da 1947'de böylelikle başlamış oldu. 1949'da BM araya girince ateşkes anlaşması sağlanmış, bu anlaşmanın gereğine göre Keşmir'in geleceği BM kontrolünde referandumla belirlenmesine karar verilmişti. Hindistan bunu reddetti ve askerlerini geri çekmediği gibi, işgâl ettiği nüfusun tamamına yakını Müslüman olan bölgeyi Cammu Keşmir adıyla kendine bağladı.

Şu anda Müslüman Keşmir bölgesinin % 45'i Hindistan, % 20'si Kızıl Çin tarafından işgâl altında aslına döneceği günleri beklemektedir..Türkiye-Pakistan kardeşliği ise sonsuza kadar büyüyerek devam edecektir.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23