--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Yeni Türkiye’nin fetret devri...

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Fetret devri’ni tarihi anlamından ayıralım. İktisat dilinin durgunluk yılları anlamını yükleyelim. Durgunluk süresini de üç beş yıl gibi kısa bir zaman dilimiyle sınırlamayalım...

Bu çerçevede ‘Fetret devri’, ekonomi dilinde ‘orta gelir tuzağı’nı ifade eder...

Orta gelir tuzağının kendine eşik olarak referans aldığı asgari gelir seviyesi, Amerika’daki fert başına düşen milli gelir payının uluslararası zeminde kabul edilmiş nisbi  karşılığıdır. Bu da ABD’nin refah seviyesindeki hareketlerden etkilenerek yıllık 20.000 dolar civarında üç aşağı beş yukarı oynar...

Eğer bir ülkenin milli gelir paylaşımı bu eşik civarında oynaşıp duruyorsa, o memleketin halkları, tuzağa düşmüş-düşürülmüş addedilir...

Türkiye’de fert başına düşen milli gelir payı sekiz-on bin dolarlardan yirmi-yirmi bir bin dolar seviyesine yükselmiş olmasına rağmen, uluslararası ölçeğe göre son dört beş yıldır ‘orta gelir tuzağı’nın içinde yuvarlanıp gidiyoruz...

Muhtemeldir denilecek ki, ‘hem kalkınıyor, milli gelir payımız da sürekli artış gösteriyorken, hem de tuzağın içinde çırpınıp durmak da ne demek oluyor’...

Doğrudur, bir terslik var gibi görünmektedir, kalkınırken, zenginleşirken,  kazıklanarak yoksullaşma gerçeğinde. Bir çarpıklık var amma, nedir o?..

Demirel’li dönemlerde de Türkiye, dünya ekonomik gelişmişliğinin çapına göre uluslararasınca tesbit edilen ‘Orta gelir tuzağına’ düşmüştü. İtalya’nın o dönemlerdeki seviyesini yakalama amaçlı hükümet plan, program ve projeleriyle de, tuzaktan kurtulacaktı...

Millete böyle hikaye edilmişti...

Demirel ve sonrası haleflerinin sıra ile birbirlerine devrettikleri Türkiye, günümüzde yenileşerek eskilerin hedefini yakalamış olsa da, orta gelir tuzağının eşiği sayılan,  fert başına düşen gelir seviyeleri de bu süre zarfında dış alemde yükseldiğinden, üçbuçukluk yeni  yetme yavşaklara varıncaya dek, hemen herkes elinde akıllı bir telefonla hava atabiliyor olsa da,  memleket, tuzağın esaretinden kurtulamamış, kurtarılamamıştır...

Zenginlik içinde sefalet, ya da bu kendine has fetret devri, kaderden mi dersiniz?..

Özal devri, özelleştirmeler devri olarak bilinir. Aslında Özal devri,  Atatürk’ün bizatihi kendisini ikinci plana atarak, iktisat politikalarında atatürkçülüğün ağırlığını hissettirdiği bir devirdir... Kalkınma politikalarına, özellikle sanayileşmeye özelleştirme fikrini zerkedenin Atatürk olmasına rağmen, uygulayıcısı olmuştur Özal ve akabinden de Ecevit ve Tayyip Erdoğan’lar...

Özelleştirmelerin söylemdeki amacı, sermayenin tabana yayılması idiyse de, aslında tabana ait olup ahalinin mülkiyetindeki sermayenin özel ve tekel ellere aktarılması biçiminde gerçekleşmiştir özelleştirmeler...

90’lı yıllarda da, yanlışlıkla ya da kurnazlıkla, faizsiz olduğu söylenen bankalar örnek alınarak, küçük tasarrufların sadece belirli bir amaçla bir araya getirilip kullanılması düşüncesiyle, GYO şirketleri kuruldu...

Bu şirketler, paraları toplayacak, plan ve projeler yapılacak. İnşa ettirilen binalar satılacak ya da kiraya verilerek paralar kazanılacak. Bu şirketlere para yatıranlar da, faizsiz bankalarda yapıldığı söylenenler gibi, kâra ve zarara ortak olacak...

Şirketlerin büyümesi ortakların daha fazla kazanç elde etmesi, evsizlik ve mekansızlığın sona ermesi, bol ve ucuz konutların inşa edilerek vatandaşın kiracılıktan kurtulması için devlet de bunlara destek çıkacaktı ve çıktı da...

Devlet bu GYO (gayrimenkul yatırım ortaklığı) şirketlerine, hani o yüksek yüksek gökdelenlere, esnaflığı öldüren AVM’lere, etiketleri ve isimleriyle Türkiye’yi gavuristana benzeten kaprislere kuprislere kurumlar vergisinden muafiyet tanıdı, buralara para yatırıp şirkete ortak olanlardan ve kurucularından da gelir vergisi stopajı da almamaya kanunen söz verdi...

Hükümetlerin bu kıyaklarından istifadeyle imtiyazlanan GYO’cular da özel garajlarına istifledikleri düzinelerce trilyonluk lüks otomobilleriyle millete karşı başladılar t…k oynamaya...

Sonra bakıldı ki, sittin senedir, seçimler seçimleri kovalarken, darbeler darbeleri takip ederken, iç düşman dış düşman birbirine karışırken ne yapıldıysa olmadı bir türlü, Orta Gelir Tuzağından kurtulunamadı...

Ahalice hâlâ aynı çayırda otlayıp durmaktayız...

Son çare olarak lösemi hastalarının kullandıkları ilaçların reçetelerinden fayda umma kertesine gelindi...

Sosyal Güvenlik Kurumu, bu ilaçların bir tekini mi yoksa birkaç kalem olarak bir tutamının mı ne, ödenmesini 1 Ekim tarihinden olmak üzere rafa kaldırmış...

Zenginlik içindeki sefalete, “Yeni Türkiye’nin” kendine özgü iktisadi ‘fetret devrine’, bendeniz efendim ‘kaderdendir’ demiyor, diyemiyorum...

Allah, zalim midir ki,  lösemi hastası’ Türkiyeli fakir kullarına zulm etmekten keyf alsın... 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle