Valla benim suçum yok...
Daha bebekmişim. Babamı Atatürk’ün Muhafız Alayına almışlar. Filinta gibi asker, tetikçi lakabıyla meşhur bir albay, İsmail Hakkı Tekçe’nin de özel berberliğini yapıyor. Teskeresini de aşağı yukarı Beyaz Tren’de veriyorlar. Demir ağlarla örülen Türkiye’nin dört bir yanında dolaşıyorlar...
Teftişe gidilen birliğin tekmil merasimin ardından askerlerden birisi sıradan fırlıyor ve Atatürk’e bir selam çakarak başlıyor;
“İnanmayın paşam, gördüğünüz her şey siz geleceksiniz diye teftişlik. Yoksa ne melbusatımız melbusat, ne karavanamız karavana. Aldanmayın bu havaya”...
Atatürk, askerleri tek sıralı saf haline geçiriyor ve yerden aldığı bir avuç toprağı da baş taraftaki askerin avucuna vererek, elden ele aktarılarak en sonunda yine kendisine verilmesini istiyor. Aktarma işinden sonra kendisine bir avuçluk toprak kalınca, başlıyor;
“Evlatlarım, Ankara’dan sizlere gönderdiğim avuçluk tahsisatlarınız gördüğünüz gibi sizlere kalanı bu. Ben ne yapayım”...
Bu hikâye pek yazılmadığı için unutulup gitmiş. Hasbel kader babam misali teftiş sahasında yer alanlar da ölüp gittiklerinden, görüp duymuşlardan hiç kimse kalmamış. Kafasına estikçe yaşlı gözleriyle hep anlatırdı bunları, rahmetli babam...
¥
Atatürk devrimlerinden bahsedilir ya, bunların en gürültü koparanı laikliktir. Din ile devlet adına dünyayı ayırmışlar. Evkaf müdürlüklerini kapatıp yerine Diyanet’i yerleştirmişler. Namazı da millet kılacağına göre, milletin diliyle olsun demişler. Bu işlerin tezgâhtarlığı da, Diyanet’in başkanına havale edilmiş...
Çarşı pazarın düzen ve intizamı belediye zabıtasının görevidir. Vergi algı işleri için defterdarlıklar kurulmuş ve uhreviyat disiplinini kontrol görevi de, Diyanet’e emanet edilmiş...
Diyanet, bu görevini yerine getirirken ara sıra tasarruftan bahseder. Çöpe atılan yıllık ekmek bedelinin boğaz köprüleriyle mukayesesi yapılır. Din işi, aslında dünya işi olduğundan, şöyle derlermiş...
Eşikte oturmayın günahtır. Geceleri tırnak kesmeyin günahtır. Gerekçelerine bakarsanız, doğrudur...
Sigarada da böyle değil midir?...
¥
Devlet Başkanları Tayyip Erdoğan, sigaranın zararlarından şikâyet ederken meseleyi israftan ele aldı. Sağlık sıhhata uğrayarak bütçe tahribatına kadar götürdü. Bunu gören Diyanet, laiklikten ötürü görevi gereği, aldı eline denge sırığını ve çıktı gergili cambaz telinin üzerine. Düşmeden ve düşürülmeden, ileri geri ince manevralarla haramlığına kadar yürüdü gitti...
Hükümetin görevi milletin maddi ve manevi sağlık ve sıhhatiyle genel ahlakı korurken bütçe dengesini de bozdurtmamak. Elde birikmiş büyük küçük gayrimenkuller satılacak ki, hem dış hem de iç denge bozulmasın...
Amma, pazarda bir donukluk varsa ne yapılacak?...
Devlet Başkanları bankalara seslendi. Onların da buna mukabil istekleri olacaktı tabii. Anlaştılar faizi indirdiler. Pazar ısındı stoklarda azalmalar başladı...
Laiklik, Türk işi laiklik olunca, dinin de, devlet işine desteği gerekecekti. Diyanet, imece hareketinde üzerine düşen görevini yerine getirdi. Faizin üzerindeki haram perdesi, “gayrimenkul festivali” adına, uç tarafından hafifçe kaldırıldı...
¥
Örtünün ucundan kaldırılmasındaki kaynak eserini soruyorlar. Şifahen söylesek, işitecek üç beş kişi. Dolayısıyla yazıya dökelim de uzunca müddet silinmeden kalsın dedik...
Laikliğin kayda alınmamış Türkçe yorumu...
Bu yorum yazılıp basılmadığından, zamanında görüp duyanlar ölmüş gitmiş. Merakına düşenler şimdi bana soruyorlar...
¥
“Söz konusu vatan ve devlet ise, gerisi teferruat” diyorlar. Binali Bey de hep böyle demez miydi? Diyanet, bu teferruatın içinde yer alıyor...
Söz konusu, kamu ahlakı, kamu sağlığı ve kamu güvenliği olduğunda, bu meşhur Türkçe yoruma bakılır...
Son senelerde erkek kadın, genç ihtiyar bakılmaksızın, bilhassa ilk ve orta tahsil talebeleri arasında uyuşturucu bağımlılığına benzeyen ”Mobil seyirciliği”, gibi iflah etmez bir tutkuya dönüştü. Dıştan bakıldığında münderecatı okunamayan bu telefonların 3.500 lira ve üzerindekilerin taksitli satışlarına kısıtlama getirildi. Hayırlı ve kamu ahlakı nokta-i nazarından da, faydalı bir tedbir...
Diyanet, devletin bir ricası üzerine güzel bir üslupla, teknolojik tasarruf fetvası yayınlayamaz mı?...
20’li yıllarda, cumhuriyetin erken basamaklarında tayyare bileti vardı. Sonra milli piyangoya dönüştü. O dönemlerde milletimiz fukara, devletimiz de yoksul idi. İnsanlar güzel ahlaklı lakin ciğerleri hastalıklı. “Resmi devlet kumarı da, sadece tayyare biletiyle bir tane idi. Koyu ve baskılı bir laiklik uygulanıyor, ezanlar Türkçe okunuyor ve camilerin de bir kısmına kilit vuruluyordu...
Şimdi otomobil yapıyoruz, dışarıya silah satıyoruz, kerpiç evlerin yerine gökdelenleri dikiyoruz. Para desen denizde kum misali. Zina için serbest diyorlar, kumarhaneler deseniz, sayı itibariyle ibadethanelerle yarışıyor, milli piyangolarda çekilişler yedi yirmi dört...
Valla benim suçum yok...


